“General, Kutsal Haç Meydanı’na bakan ofisindeki şöminenin önünde ayakta durmuş, bugün bilhassa kaşınan basurunu ısıtmak için usul usul salınıyordu.”
Stanisław Ignacy Witkiewicz, Doyumsuzluk
“General, Kutsal Haç Meydanı’na bakan ofisindeki şöminenin önünde ayakta durmuş, bugün bilhassa kaşınan basurunu ısıtmak için usul usul salınıyordu.”
Stanisław Ignacy Witkiewicz, Doyumsuzluk
💛
Bir şeyler yazdım. John Malkowich, tiyatro, Koltès ve rengi koyu bir gölge meselesi üzerine.
open.substack.com/pub/fatihyig...
Haha ilahi! :) keşke ben de zamanında bilseymişim, bu sene haberdar oldum kendisinden.
Aaa çok teşekkür ederim, yazdıklarımın hoşunuza gitmesi benim için bir onur! :)
Bunu dün gördüm, çok teşekkürler ☺
Substack'te dükkan açtım. Nasıl kullanılacağını öğrenme aşamasındayım şimdilik. Merhaba (ya da cześć!) demek için de ilk uzunca yazımı Lehçe yazdım.
open.substack.com/pub/fatihyig...
Biçim olarak Chopin'in Mazurka'larıyla Noktürn'leri edebiyatta nasıl dururdu sorusunu merak edenler kesinlikle bakmalı.
Yazarın genel kafa yapısı ve bol neolojizmden dolayı anlaması, çevirmesi zor bir kitap. Ben de elimdeki Lehçe baskının yanında sık sık İngilizce çevirisine (şimdilik başarılı görünüyor) başvuruyorum. Bizde bunu çevirebilecek bir Osman Fırat Baş var. O yapmazsa birkaç seneye ben girişeceğim işe.
Witkiewicz'in (nam-ı diğer Witkacy) Nienasycenie'sini (Doyumsuzluk) okuyorum, çeyreğini bitirdim. Senenin en iyi kitabını sona bırakmışım resmen. Bu bitince birkaç ay hiç kitap okumasam da olur. Böyle kafa açıcı bir eser tatmamıştım uzun süredir. Vay babam vay neler dönmüş öyle.
:)
Daha onun azimutuna uğramam!
"Azimuth" sözcüğünün gökbilimsel bağlamı sebebiyle azametten geldiğini sanırdım, meğer "al samt" ifadesinden (yön,güzergah,semt) gelirmiş. Sadece arapçayı tutturmuşum.
Nasty shit. Wow.
Demi Moore'lu Substance'i izledim. Bu filmi iyi bulmuş olması için insanın ömründe toplam 5 film falan izlemiş olması gerek. 100 yıllık sinema tarihinde böyle bir şeye denk gelmem çok acı verici. Bu geceyi kaybolan iki buçuk saatime üzülerek geçireceğim. Dibin dibi film.
Kitabı bitirdim. Kendimi istibdat ortamının boğucu havası gibi hissediyorum.
Sözlüklerde (tdk, kubbealtı) otuzbir ifadesi bulunmuyor (elim önemde bir mesele için lâzım oldu). Hal böyle olunca bakacak yer yine belli. Şu son on yıl civarında Hulki abiden bana dokunan hayrın bedelini kırk yıl çalışsam ödeyemem.
Hay bin kunduz! :)
Muhtemelen uzmanına sorsan öyle birşey yok, kızın piyano çalışıyla manevi/sanatçı hisleri kabarıyor ve kız büyüyünce ona karşı ruhani, yüce bir dostluk duyuyor falan der ama bence elle tutulur yanı yok bu işin. Ben ürktüm şahsen :)
Barbarlar ve eroyin tüccarları. Neyse, ben işime bakayım.
Akla Nabokov geliyor, evet. Onda durumun hasta hâli aşikardır. Mai ve Siyah'ta durum normaldir. Eee canım siz evinde ziyaret ettiğiniz dostunuzun piyano çalan el kadar kızlardeşine aşık olmuyor musunuz hiç?
Batılı anlamda bu ilk romana Tanpınar "bizim hikayemiz" demiş. Valla bilmem, sizin hikayeniz olabilir. Ben bu işte yoğum.
Uşşakizade'nin Mai ve Siyah'ını okuyorum. Ulan niye kimse bana söylemedi eşşek kadar Ahmet Cemil'in el kadar sabi Lamia'ya aşık olduğunu ve muharririmizin de bunu herkese büyük aşk diye yedirdiğini!!!
Yaşı geçkince bir öğrencim "I twisted my ankle," diyeceği yerde iki kelimeyi birleştirip şahane biçimde, bütün özgüveni ve ihtişamıyla "I twinkled," dedi. Oh my little star.
Alandżylyque
The Italian national anthem sounds like it was composed by a herd of horses.