“Asırlar sonra, zamanımızda, şehirleri geceleyin nura boğan elektriğin ruhlarımızdaki karanlığı artıracağını sezemeyen bir çağın emekleme yıllarında, bu çizgi, varış değil, kalkış noktasını buluyor.”
“Asırlar sonra, zamanımızda, şehirleri geceleyin nura boğan elektriğin ruhlarımızdaki karanlığı artıracağını sezemeyen bir çağın emekleme yıllarında, bu çizgi, varış değil, kalkış noktasını buluyor.”
Ama sonra tekrar unuturuz.
Çünkü hatırlamak cesaret ister.
Yaşamaksa çoğu zaman sadece devam etmek.
Tanpınar, bu gerçeği bilir:
Hayat, ölümle kurduğu gizli anlaşmayı bozmadan akar.
Ve biz, her an onun farkında olmadan yaşarız. Belki de bu yüzden sanat, edebiyat ve müzik…
Hayatın inkâr ettiklerini fısıldar bize.
Unutamadığımız şeyleri hatırlatır.
Bu suskunluk bilinçli bir unutmadır. Bir tür hayatta kalma biçimi. Acı, hep kapı aralığındadır. Ama biz o kapıyı nazikçe kapatır, başka bir masaya otururuz. Yaşamak, bazen sadece bu masayı değiştirme yetisidir.
İnsan, en çok yok sayabildiği şeyle yaşar. Ölüm her yerdeyken bile, gözümüzü başka bir yöne çevirmeyi başarırız. Çünkü hayat, fark etmeme becerisine dayanır. Bir sabah güneş doğarken, çayın buharına bakarız da, ardımızda kalan bir ömrün sessizliğini duymayız.
Tanpınar “…Çünkü hayat, bu dağınık düşüncelerin akışı ölümün ve acının inkarıyla vardır. Onu yok bildikçe, ondan habersiz kaldıkça yaşarız.” der.
…Film bittiğinde, biz artık sadece Rublev’i değil, kendi içimizdeki inancı, kırgınlığı, yaratma arzusunu ve suskunluğumuzu da düşünmeye başlarız.
Ve belki de o zaman anlarız: Bazen en büyük ikonlar, hiç çizilmemiş olanlardır.
Film boyunca sessizlik, en gürültülü öğedir. Tarkovsky’nin uzun planları, yavaş akan zamanla birlikte seyircinin içine doğru açılır. Sessizlik, düşüncenin derinleşmesi için bir çukur gibi kazılır.
Bu filmde hikâye, yüzeyde bir ikon ressamının yaşamına odaklanıyor gibi görünse de gerçekte izlediğimiz şey, inançla sanatın, acıyla anlamın, suskunlukla yaratının ezgisel dansıdır.
Bazı filmler vardır; onları izlemek bir anlatıya tanık olmak değil, bir içsel göğe bakmak gibidir. Andrei Tarkovsky’nin 1966 yapımı başyapıtı Andrei Rublev, böyle bir filmdir. Anlatmaz, düşündürür. Göstermektense sezdirir. Ve her planıyla zamanın tozlu tavanlarına bir ışık oyar.
Hiç tanımadığın insanların kararlarıyla şekillenmiş bir hayatı yaşıyorsun.
Tarihi okumak biraz da bunu fark etmek.
Hiçbir yere ait hissetmemek, bazen en derin aidiyet biçimi olabilir mi?
Alexander, o bir günlük yolculukta hem kendi geçmişine hem insanlığın ortak belleğine dokunur. Sonsuzluk, onun için zamanın ötesine uzanmak değil, o tek bir günü bütün açıklığıyla yaşamaktır.
Ve belki de o bir gün, ‘bir ömürden daha uzundur.’
Angelopoulos, Sonsuzluk ve Bir Gün filminde, ölümün hemen öncesindeki bir günü anlatarak, zamanın derinliklerine dair bir poetika inşa eder. Heidegger’in deyimiyle ‘sahici varlık, varoluşun açığa çıkmasıdır.’
We leave a trace of ourselves everywhere we go, in everything we touch.
Gittiğimiz her yerde, dokunduğumuz her şeyde kendimizden bir iz bırakırız.
Dijital göç devam ediyor. Merhaba Bluesky!
…Bergman, Yedinci Mühür ile bize şunu fısıldar: Anlam, gökten inmeyecek. Tanrı susacak. Ölüm elini uzatacak. Ama tüm bunlara rağmen, bir gülümseme, bir dokunuş, bir bakış hâlâ mümkündür. Ve belki de tüm anlam, tam da oradadır ‘sessizliğin ortasında yankılanan bir insan sesinde.’