Fakihlerin Allah algısı ile ariflerin Allah algısı
Müslümanların birçok sorunları vardır. Bunlardan bir kısmı asıl, bir kısmı ise tali sorunlardır. İnanıyorum ki bizim asıl ve en derin sorunlarımızdan biri, “din kültürümüzdeki sorunlarımızdır.”
Bilindiği gibi önce hastalığı teşhis edip sonra onu tedavi etmek gerekir. Şayet tabip hastalığı teşhis etmez ve onun sebeplerini bilmez ise, verdiği ilacın ve yapmak istediği tedavinin bir fayda vereceği düşünülemez.
Din kültürümüzdeki en temel sorunumuz, “Dini düşüncedeki kutsallığın ne olduğu konusudur.” Din adamlarının bu kutsallıklarla ilgili verdikleri fetvalar ve beyan ettikleri görüşler, aklı donduruyor. İnsanın irade ve hürriyetini işlemez hale getiriyor. Onlara pranga vuruyor. İnsanların ilerlemesi ve kalamata doğru gitmesine engel oluyor. Maddi ve manevi, dünyevi ve ahlaki yönden geri kalmasına neden oluyor. Bunun ne olduğunu teşhis etmek için derinlemesine düşündüğümüzde, çok önemli bir nedeninin bulunduğunu görüyoruz. O da “kutsallık konusunun iyi anlaşılmamış oluşudur.”
Evet, asıl kutsallık “Allah’tadır.” Kuran’ın da ifadesiyle “O, kuddüstür/kutsaldır.” (Haşr: 23) Kuran bu sıfatın Allah’a ait olduğunu söylüyor. Bu sıfattan zuhur eden teferruat (örneğin zaman, mekân, tarih, kitap, insan vs. nin kutsallığı) ise, asıl kutsal olan Allah’ın kutsiyetinin kendilerine yansıdığı şeylerdirler.
Biz burada “asıl kutsal”ın üzerinde durmak istiyoruz. Yani Allah’ın zatı hususunda değil aslı hususunda konuşacağız. Bundan dolayı konunun başlığını şöyle koymayı uygun buldum: “Ariflerin Allah’ı ve Fakihlerin Allah’ı”
Burada birkaç tane sorunun cevabını bulabilir isek, birçok Fer’i sorunlarımız da halledilmiş olacaktır. O sorular da şunlardır:
1. Ariflerin Allah’ı ile Fakihlerin Allah’ı arasındaki fark nedir?
2. Akılcılık, ahlak, hürriyet, vicdan, insan hakları ve insani değerlere saygı gösterenlerin Allah’ı nasıl bir Allah’tır? O Allah’ın sıfatları nelerdir?
3. Sünni ve Şii fakihlerin Allah’ı nasıl bir ilahtır ve sıfatları nelerden ibarettir?
İşte inanıyorum ki şayet bu üç sorunun cevabini bulabilir isek, birçok sorunlarımızın da cevabını bulma imkanına sahip olacağız. Başka bir ifadeyle: Bizim asıl sorunumuz gelenekçi alimlerin bizleri kendisine inandırdıkları “ilah” tır. Daha açıkçası ariflerin ilahı ile gelenekçi alimlerin “ilahı” arasında büyükçe farklılıklar söz konusudur.
Evet, Allah hakkında birçok tasavvurlar mevcuttur. Fakat biz, Allah’ın tek olmasıyla birlikte onun üç tane tasavvurundan söz edeceğiz. Söz konusu bu üç tasavvur, Hıristiyanların “üçlü ilah inancı” değildir. Biz Müslümanların üç düzeydeki ilah değerlendirmesidir.
Müslümanların Allah hakkındaki birinci tasavvuru şöyledir:
“Bu değerlendirmede Allah “Yaratıcıdır.” Buna “Yaratıcı Allah değerlendirmesi” denir. Yani Müslümanların tümü kâinatın bir “Yaratıcı” sının bulunduğunu kabul ederler.
Hatta “Yaratıcı Allah” tasavvuruna müşrikler de dahildirler. Müşrikler ve dini bulunmayanlar da bu tasavvurda Müslümanlar ile ortak bir görüş içerisindedirler.
Günümüz Batı insanları dini inkâr etmelerine rağmen evrenin bir güç tarafından var edildiğini kabul etmektedirler. Bu kesime “Deist” ve inandıkları ilaha da “filozofların ilahi” denir.
Filozoflardan Aristo, bu ilaha “Muherriku’lEvvel/ ilk hareket ettirici güç” de der. Müslüman filozoflar ise bu ilaha “Vacibu’lVücud” (varlığı gerekli olan güç) demişlerdir. İşte Allah ile ilgili ilk tasavvur budur. Arifler de bu ilaha “HU” (O) derler, ama O’nun ne olduğunu söylemezler. Yalnızca O’nun; “insanları ve evreni yaratan bir güç” olduğunu söylerler.
İkinci Allah tasavvurları da şöyledir:
“Müslümanların bu İlah tasavvurları, peygamberlerin tasavvurlarının aynıdır. Peygamberler yalnızca “Yaratıcı Allah” üzerinde durmazlar, çünkü müşrikler de “Yaratıcı Allah’ın varlığına inanılar.” Nitekim Kuran onlardan şöyle haber veriyor:
“Onlara (Müşriklere): “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye soracak olsan, elbette “Allah’tır” derler.” (Zümer :38)
Fakat müşrikler, Allah’ın yaratıcı olduğuna iman etmekle birlikte, “şefaatçilerimizdir.” dedikleri “ilahları/putları” da vardı. Bundan dolayı, o putlarını Allah’a ortak koştukları için “müşrik” oluyorlardı” Fakat mülhit (inkârcı) değillerdi.
Bu ikinci tasavvurdaki Allah’a, “Antropomorfik Allah” diyoruz. Yani Nebilerin anlattıkları Allah, insansımlaştırılmış ve insan sıfatlarına sahip edilmiş bir ilahtır. “Hubb”, “buğz”, “rahmet”, “intikam”, “işitme”, “görme” vs. gibi sıfatlar, tümüyle beşerî sıfatlardır.
Birinci tasavvurdaki “Yaratıcı” Allah’ ta bu türden beşerî sıfatlar söz konusu değildir. Çünkü felsefi olarak Allah’ta duygu bulunmaz. Zira, duygular sürekli değişkenlik gösterir. Yine felsefi olarak “Allah aslı” nın mürekkep/terkipli olması da mümkün değildir. Yani Allah aslının sevgi, öfke, merhamet, zulüm vs. gibi değişken duygulara sahip olması da düşünülemez. Ve yine, sevgi ile öfkenin bir arada bulunması da mümkün olamaz. Dolayısıyla, felsefi açıdan Allah’ın bu gibi beşerî sıfatlarla donanmış olması düşünülemez.
Fakat peygamberlerin tasavvurundaki Allah, birinci tasavvurdaki Yaratıcı ve filozofların Allah’ından daha sevimlidir. Diğer bir ifadeyle; insanların, peygamberlerin tasavvurlarındaki Allah’a dair sevgileri, filozofların tasavvurundaki “Yaratıcı” Allah’tan daha fazladır. Çünkü insanlar, filozofların tasavvurundaki Allah’a iman ettiklerinde, o Allah’tan sevgi, muhabbet, gazap, işitme, görme, merhamet etme vs. gibi durumları görmedikleri için, öyle bir Allah’ın insanlar arasında pek de ona rağbet edildiği görülmemektedir. Fakat peygamberlerin tarif ettikleri Allah, insanların zihinlerine en yakın olan Allah olduğu için, tüm insanlar ya da kahır çoğunluk bu Allah’a iman ettiler. Söz konusu bu Allah, hub/sevgi sıfatına sahip olup da bu sıfat üzerinden onları sevdiği için, onlar da o Allah’ı sevdiler. Ve yine bu Allah “hafız/koruyucu” sıfatına sahip olup o sıfat üzerinden inanları koruduğu, insanların dua etmeleri ile dua üzerinden onların sorunlarını hallettiği ve bu gibi özelliklere sahip olduğu için, insanlar da bu tarif içerisinde yer alan Allah’a iman ettiler.
Peygamberlerin tarifindeki Allah’a “Rab Allah” denir. Filozofların tarifindeki Allah’a da “Yaratıcı Allah” denir. “Rab Allah”; kendine inanan insanların duasını kabul ediyor, onları koruyor, onlardan tehlikeleri gideriyor, onların düşmanlarından intikam alıyor vs. Bundan dolayıdır ki insanların çoğu bu Allah’ı seviyorlar ve bunun içindir ki bu inanış, insanlar arasında gelişip yaygınlaşmış oldu.
Hıristiyanlarda da oğul İsa’ya olan sevgi ve ilgi daha fazladır, çünkü oğul ilah olan İsa da aynen kendileri gibidir, o da kendi duygularını yaşıyor ve o da onların sahip oldukları duygulara sahiptir. Oysaki baba İlah’ta duygu diye bir şey mevcut değildir.
Özetlersek; insanlar arasında Allah’a dair üç tür tasavvur vardır. Bu tasavvurdaki Allah’a “Rab İlah” denir.
Rab İlahı, fakihler gibi arifler de kabul ederler. O’nu kabul etmeyen, bir tek kabul filozoflardır.
Üçüncü Allah tasavvurları da şöyledir:
Müslümanların bu Allah tasavvuru, “müşerri/kanun koyucu” Allah tasavvurudur. Yani bu tasavvurdaki Allah, yalnızca Rab ve duygulara sahip olan Allah değil, aynı zamanda “kanun koyucu ve yasaları var eden Allah’tır.”
Bu Allah, fakihlerin tasavvurundaki Allah’tır. Yani onlara göre bu Allah, “hükümleri belirleyen ve yasa koyan” Allah’tır.
Tabi ki dini hükümler (kanunlar) olmalıdır ve insanların bu türden kanunlara da ihtiyaçları vardır. Fakat bu hususta fakihler ile arifler farklı düşünmekteler. Şöyle ki:
“Birinci (yani Yaratıcı) Allah tasavvuruna göre, Allah bizden ayrıdır.” Yani O, Sema’da oturmuştur ve bizler de O’nun kulları olarak yeryüzünde varız. Bu tasavvur bize iki varlığın bulunduğundan haber veriyor; biri “kul”, diğeri de “Mevla.” Tabiatıyla burada ikilik otaya çıkmış oluyor. Yani burada insan, Allah’tan başka bir şey, Allah da insandan başka bir şeydir. Dolayısıyla burada iki farklı varlık söz konusudur. Fakat gerçek şu ki, birinci (yani Yaratıcı) Allah tasavvurunda ikilik söz konusu değildir. Söz konusu olan “Vahdet-i Vücut” (varlığın birliği) dir ve ariflerin de inancı budur.”
Fakihler derler ki “Allah’tan başka İlah yoktur” sözünden kasıt, “Allah’tan başka mabut biri yoktur” fikridir. Arifler de der ki, o sözden kasıt, “Allah’tan başka varlık yoktur düşüncesidir.” İşte “vahdet-i vücut” budur. Bizler gerçekte Allah’ın mazharlarıyız (dışa yansımalarıyız), Allah bizlerin bâtıninde mevcuttur.
Felsefi olarak da “illet ile malul” (sebep ile sonuç) birlik içerisindedirler. İlletin malulden ayrılması mümkün değildir.
Bu söylediklerimiz filozoflar ile ariflerin ilk ihtilaflarıdır ve buradaki filozofların tasavvurundaki Allah, kesinlikle batıldır. Çünkü Allah ne göktedir ve ne de mahlukatından ayrıdır. Hatta Kuran, tüm mahlukatın “ayet” olduğunu söylüyor. Arifler “vahdet-i vücut” dediklerinde şunu kastediyorlar: “Evet, mahlukat mevcuttur ama, dış görünüşte böyledir, aslında mahlukatın hakikati Allah’tır.”
Filozoflar hem Allah’ın var olduğunu hem de mevcudatın var olduğunu kabul etmekle gerçekte şirke düşmüşlerdir. Yani aslında filozoflar: “Allah da vardır bizler de varız” demek istiyorlar. Oysaki varlık tektir. Nitekim ariflerin imamı olan Cüneyd Bağdadi, ona gelip fakihlerin “Allah var iken onunla hiçbir şey yoktu” dediklerini söylediklerinde, Cüneyd şu cevabı vermiştir: “Şimdi de öyledir.” Yani şimdi de Allah, varlık olarak tektir, öncesi neydiyse şimdisi de odur. Misal olarak da “deniz ile dalgayı” örnek gösteriyor. Yani görünürde her ne kadar deniz ve dalga diye iki şeyden bahsetsek dahi, gerçekte dalga denizin kendisidir. Deniz ile dalganın arasında iki şeylik diye bir şey yoktur. Burada ne dalga denizden ayrıdır ve ne de deniz dalgadan ayrı bir şeydir. İşte irfan budur ve bu, bir düşüncenin derinliğinin göstergesidir.
Allah tasavvurunun ikinci (yani Rab) türünde de arifler ile fakihler arasında önemli ihtilaflar mevcuttur. Fakihler de Allah’ta birtakım sıfatların var olduğunu söylerler, arifler de. Fakat sıfatların tertibinde ihtilaf ederler. Kuran’da ise sıfatların tertibi ile ilgili bilgiler mevcut değildir. Dolayısıyla, bu sıralamayı dinden değil akıldan almamız mümkündür.
Allah’ın birçok sıfatlarının bulunduğundan söz edilir. Ben bunlardan yalnızca Allah’ın “Rahim, “Adil”, “Mevla” ve “Rab” gibi dört tane sıfatını ele alacağım.
Fakihler bu sıfatları sıralarken, sünnet ve hiçbir şeye dayanarak bu sıfatları tertiplemiş değillerdir, yalnızca kendi akıllarına dayanarak bu sıralamayı gerçekleştirmişlerdir. Bu hususla ilgili fakihler üzerine basa basa şunu söylerler:
“Allah’ın ilk sıfatı “Mevla’dır.” Böylece de sürekli bir şekilde Allah’ın “velayetinden/hakimiyetinden” söz edip dururlar.
“Mevla” sıfatı bizlere ilahi teklifleri (yükümlülükleri) hatırlatıyor. Yani bizler kullarız, Mevla’dan sadır olan tüm tekliflere karşı kulun görevi, herhangi bir soru sormadan kayıtsız ve şartsız olarak o tekliflere/görevlere itaat etmesidir. Ayrıca tüm ilahi teklifler adildir.
İslam dünyasının büyük çoğunluğunu oluşturan Eş’ari mezhebine mensup insanların inancı böyledir. Nitekim tüm Şii müçtehitleri de verdikleri fetvalarının tümünün adil olduğunu söylerler. Örneğin “miras”, “kısas”, “humus”, “Seyyitlerle ilgili hükümler” vs. bu fetvaların tümünün adil olduğunu yazmış oldukları ilmihallerde beyan etmişleridir. Adil olduğunun gerekçesini de şöyle açıklamışlardır:
“Allah Mevla’dır. Mevla; kendi mülkünde tasarruf ediyor. Tüm varlıklar da Allah’ın mülküdür. Dolayısıyla da malikin mülkünde yaptığı tüm tasarruflar adildir. Zulüm değildir. Çünkü kendi mülkünde tasarruf ediyor başkasının mülkünde değil.”
Görüldüğü üzere fakihler, Allah’ın mülkiyetini söyledikten sonra “adalet” ten söz ediyorlar. Bu vesileyle de adalet, Mevleviyet’ in (yöneticilik) tasarruflarından biri oluyor.
Oysaki Allah’ın önce “Mevla” ve sonra da “adil” olduğunun Kuranî bir delili mevcut değildir. Şayet bu iki sıfatın yeri değiştirilse, yani önce Allah’ın “adil” sonra da “Mevla/yönetici” olduğunu söylemiş olur isek, işlerin hayli fazla değiştiğini görmüş oluruz.
Sıfatların tertiplenmesinde Allah’ın önce “adil” olduğunu söylemek daha uygun olur kanaatindeyim, nitekim Sünni itikadi mezheplerden biri olan “Mutezile” ile Şii ekol “İmamiye” de bunun böyle olduğunu söylerler. Bunlar ve özellikle de Mutezile mezhebi “Hüsn-ü kubhü akli/Bir şeyin güzel ve çirkinliğinin aklen bilinmesi” diye bir usül/kaide koymuşlardır. Yani bunlar açısından akıl, zatı itibariyle bir şeyin “doğru”, “yanlış”, “adalet”, “zulüm”, “güzel” ve “çirkin” olduğunu anlayacak bir güçtedir. Sonra da şeriat gelip akıl ile mutabakat sağlamaktadır. Fakat şimdiki Şii fakihleri de Eş’ari olmuşlardır. Akılcı İmamiye ekolü öyle demesine rağmen, şimdiki İmamiye fakihleri amelen ve fetvalarıyla Eş’ari ekolüne uymuşlardır. Şimdiki dönemin akılcı Müslümanları insan haklarını savunurlarken, fakihler bunu reddediyorlar. Diyorlar ki bu haklar (insan hakları), efendiyle kölenin hukukudur. Şu dönemde bile mürteddin kanı mubah kılınmaktadır, cihat mubahtır, kadın ile erkek haklarının eşit olmaması mübahtır. Kadın ile erkek hukukta, şahitlikte, diyette eşit değillerdir. Örneğin birisi hırsızlık yaparken onu hem erkek hem de kadın görmüş olursa, tek başına erkeğin şahitliği kabul edilir ama kadınınki kabul edilmez.
Oysaki Mutezile ve İmamiye ekolleri şunu vurguluyorlar: Allah önce adildir, zalim değildir. Bizler aklımız ile adaleti de zulmü de algılıyoruz. Bundan sonra da şer’i hükümler geliyor.
Daha açıkçası biz şöyle bir iddiada bulunuyoruz:
“Allah kâinatın ilahıdır. Şayet bir takım şer’i hükümler koyacaksa, bu hükümlerin kâinat ile uyum içerisinde bulunması gerekir. Yani erkeği yaratmış ise, onunla ilgili koyduğu yasalar da erkeğin ihtiyaçları ile münasip yasalar olmalıdır. Erkeği yaratıp, kadının teklifini/yükümlülüğünü ona vermez ve yine hayvanı yaratıp, ona insanın teklifini yüklemez.”
Demek ki teşri ’de asıl olan tekvini alemdir. Yani yasalar keyfi olamaz. Örneğin namaz ve zekât vacip kılınmış ise bu, insanın keyfine bırakılmaz. Kuran da buna vurguda bulunuyor akıl da. Şeriatın bir hedefi olmalıdır. Örneğin şeriat gelip de evlilik veya yemek içmek haramdır diyemez. Çünkü acıkabilecek bir varlığa yiyeceğin helal olması gerekir. Nefes alıp vermek, su içmek helaldir diyemez. Bunlar hususunda yasa koyamaz. Çünkü bunlarsız hayat ve varlık olmaz.
Örneğin “akil insanlar” devlet kurmanın toplum için vacip/gerekli olduğunu söylemişlerdir. İslam’dan (dinden) daha önce akil insanlar bunu söylemişleridir. (Tabi ki bu, akil insanların siretidir/davranış biçimidir. Yoksa akıl böyle bir şeyin gerekliliği hususunda bir şey söylememiştir.) Ama akil insanların bu düşüncesini din de onaylamış ve güzel olduğunu tasdiklemiştir. Devlet kurmak gereklidir ama, yöneticinin de adil olması şattır demiştir. Akıl da dinden önce yöneticinin adil olması gerektiğini söylemiştir. Çünkü devleti kurmadaki amaç, adaleti ihkak etmektir. Din de gelmiş aklın bu önerisini tastık etmiştir. Demek ki bu gibi meselelerde akıl her zaman dinden öne geçmiştir. Fakat kimi zaman “nefis”, “şehvet”, “şöhret” vs. aklı etkisi altına aldığında, din müdahalede bulunmuş ve onu adalete taraf sevk etmek için mücadele etmiştir.
Dinin görevi ahlaki değerlere destek olmaktır, ahlaki değerleri tesis etmek değildir. Çünkü ahlaki değerler her zaman mevcuttur ve akıl da bunları idrak ediyordur. Fakat dinin vazifesi bunlara destek olup güçlendirmektir. Bu, ahlaki boyutlara karşı dinin görevidir.
Fakat şayet fakihlerin söyledikleri gibi söylersek (yani Mevleviyetin/yöneticiliğin adaletten önde olduğunu kabul edersek), o taktirde tüm fetvalar ve dini hükümler “vacibu’litaat/uyulması kaçınılmaz” olur. Örneğin fakihlerce “kadının okula gitmesi haramdır” denildiğinde, artık iş bitmiş olur, çünkü Allah kendi mülkünde tasarruf etmiş oluyor. Bir kimse de fakihin görüşüne muhalif olur ise, artık o münafık, bidatçı ve cehennemlik olur. Böyle bir inanca sahip olanlar için ve “Mevleviyet/yöneticilik” sıfatını birinci sıraya koyanlar için, artık özgürlüğe gerek yoktur. Çünkü insan köledir.
Keşke insanları Allah’a köle etmekle yetinseydiler. Allah bizzat gelip bu fetvaları beyan etmediğine ve fakihler tarafından Allah adına bu fetvalar verildiğine göre, demek ki insanlar gerçekte fakih ve Sultanların kölesi oluyorlar. Böyle bir düşünce ise, insanın kendini bütünüyle diktatörlüğe atamasına ve dini ideolojileştirmesine sebep olmaktadır.
Böyle bir düşünce sonrasında insan, “beyaz insana dönüşmekte” ve körü körüne taklitçi olmaktadır. Aynen bir erin komutanına itaat ettiği gibi, kendine söylenene itaat edip onu kayıtsız ve şartsız olarak icra etmektedir. Bu, hayli sakat bir durumdur. Müslüman toplulukların gerçeği de bundan ibarettir.
Müslümanlarda artık neredeyse “irade” yok gibidir. Akıl dondurulmuştur. Yukarıdakilere mutlak itaat vardır. Din ideolojileştirilmiştir. Bunların tümünden daha tehlikeli olanı ise, “kesinliğin” dogmatikleştirilmesidir.
“Dogmatik”; “yakin” anlamına gelir. “Yakin” ile “kesin” birbirinden farklı şeylerdir. Her kes “yakinliği” sever. Örneğin adam kendisine bomba bağlayıp intihar ediyor. Bir okulda, camide ya da kalabalık bir yerde hem kendi ölüyor hem de kendisiyle birlikte birçok insanlar ölüyor. Bu eylemin sonunda da Resulullah’ın yanına Cennete gideceğine inanıyor.
Bu türden bir intihar eylemi, insanın “yakin” ettiği bir durumda ancak gerçekleşir. Fakat bu, doğru bir “yakinlik” değildir, bununki “kesinliktir.”
Farkları şudur: “kesinlik”, “yakinliğin” özü değil, onun tahayyülüdür. Ve bu türden yakinler “telkin” ile oluşur. Örneğin o insana uzunca bir zaman onun hak, karşısındakinin batıl olduğu ve batıl ehlini öldürdüğü taktirde de kesinlikle Cennete gideceği ona telkin edilmiştir. İşte bu, “vehmedilmiş/hayali kurulmuş” yakindir.
“Müşerii/kanun koyucu” Allah tasavvuruna da şöyle bir itiraz vardır:
Allah’ın “müşerri/kanun koyucu” olduğu tasavvur edildiğinde, ilk baştan itibaren bu tasavvur biçimi hatayla iç içe oluyor. Ve “mutlak Allah” tan “müfarik/farklı” Allah’a geçilmiş oluyor. Şöyle ki:
“Dini hükümler Kuran ve sünnetten elde edilir. 1400 yıl önceden gelen Kuran için elbette ki müfessir ve fakihlere ihtiyaç duyulur. Onlar bu hükümleri Kuran ve Sünnetten çıkarıp halka veriyorlar. Şu anda şayet Nebi hayatta olsaydı bu durum (Kuran’dan hüküm çıkarıp halka vermek) olabilirdi ve makbuldü de. Fakat fakih ve müfessirlerin Kuran ve Sünnetten elde ettikleri şimdiki dini hükümler, dışarıdakilerin Kuran ve Sünnetten elde ettikleri dini hükümlerdir. Oysaki Yaratıcı Rabbin koyduğu kanun ve hükümler, insanın içerisine/batınine yerleştirilmiş ahlaki hükümlerdir, insanın haricinde olan hükümler değillerdir. Yani insan ile iç içe olan hükümlerdirler. İşte ahlak yasaları bunlardır.
Örneğin “hırsızlık”, “hile”, “zulüm” vs. gibi şeylerin haram oluşu, “ihsanda bulunmak”, “mazluma yardım” ve “zulüm ile mücadele etme” gibi şeylerin güzel oluşu gibi yasaların tümü de Allah’tandır. Bu yasaların Allah’ın dini hükümleri oluşunun alameti de bu hükümlerin insanın içinden gelmesidir. Çünkü insan, sürekli Allah ile irtibat içerisindedir. Bundan dolayıdır ki sürekli bir şekilde vicdana vurgu yapılıyor. Vicdan; sizlerin içindeki Allah’ın sesidir. Bir şeyin Allah’ın hükmü olup olmadığını, vicdanımızı dinleyip oradan elde etmiş olacağız. Nitekim bir hadiste şöyle buyurulmuştur:
“İnsanlar fetvasını sana bildirseler de sen yine de kalbine sor ve fetvayı oradan al.”
“Teşrii/kanun koyucu Allah” tasavvuruna gelince, şunu söylemek mümkündür:
“Fakihlerin Allah’ı farklı bir ilahtır. Verdikleri dinî hükümler, O’nun verdiği hükümlerden ayrıdır. Şayet verdikleri hükümler, tasavvur ettikleri Allah ile aynı olursa, insanın ihtiyaçları ile o hükümlerin ve dolayısıyla da Allah’ın bir araya gelmeleri mümkün olamaz. Zira fakihlerin verdikleri fetvalar (belirledikleri hükümler.), hem insanların vicdan ve günümüzdeki zihinsel yapılarından ayrıdırlar ve hem de eksiktirler.
Fakihlerin vermiş oldukları bu fetvalar ile bin yıl önceki sorunlar bir araya gelebiliyordu, fakat şu dönemde mümkün gözükmüyor. Yani günümüzdeki fakihlerin içtihat yapıp ortaya koydukları hükümler, asrın sorunlarıyla uyum sağlamıyor, çünkü bu hükümler, sorunları halletmede yetersiz kalıyor. Fakat “ahlaki ilah” (yani ilahi vicdan ile bir arada olan ve yine bizimle irtibatlı ve iç içe olan ilah), sürekli bizlerle beraber olduğu için onun hükümleri hem bizlerle hem de içerisindeki asırla uyum içerisindedir.
Allah her zamanda olduğu gibi şimdi de mevcuttur. Fakat fakihlerin ilahı önceden mevcut idi. Dinî hükümlerin/kanunların ilahı olan “Müşerri ilah”, 1400 yıl öncesinde vardı. Fakat şimdi teşrii kanunlar kesilmiştir. Eldeki yasalar da 1400 yıl öncesinin yasaları olduğu için hayat ile uyum içerisinde olamıyorlar. Fakat “Rab ilah” (yani ahlaki ve vicdani düşüncedeki Allah), her zaman var olduğu gibi şimdi de var olduğundan ve yine sürekli bizlerle irtibat içerisinde bulunduğundan, onun kanun ve hükümleri de her zaman olduğu gibi şimdi de insanlar ile uyum içerisindedir. Fakat fakihler bu ilahı dondurdular. Ölü bir ilaha tabi oldular. Daha açıkçası ölü bir şeriat hükümleri ile, ölen bir ilaha uydular.
Günümüzde cihadın hükümlerinden bahseden bir fakih var mıdır? Fayız ve köle yasalarından kim söz ediyor? Şu dönemde kim demokrasinin diktatörlükten üstün olduğunu söyleyebiliyor? Özgürlüklerden, kafir insan ve vatandaşlık haklarından söz eden niçin yoktur? Bunların tümü de önemli konulardır. Bu konuların tümü de eskisinden hayli değişmişlerdir. Şu andaki adalet bile eskideki adalet anlayışından farklılaşmıştır. Ve yine özgürlük anlayışları da değişmiştir.
Sonuçta diyebiliriz ki arifler, fakihlerin “ilah tasavvurları” ile şu üç hususta farklıdırlar:
1-Fakihler “Yaratıcı Allah” ile yaratılanlar arasında mesafe koyarken, arifler Yaratan ile yaratılanın “vahdet-i vücut/tek varlık” içerisinde olduğuna iman ederler.
2-Fakihler “Rab Allah’a” insan sıfatlarını intisap ederek onları da insansımlaştırken, arifler “mutlak Allah’ta” sıfatların olmayacağını kabul ederler.
3-Fakihler “müşerri Allah’a” iman ederken, yine yasa ve kanunların dışarıdan insana etki ettiğini ve “mevleviyetin” Allah’ın ilk sıfatı olması hasebiyle O’nun koyduğu tüm hükümlerin “adil hükümler” olduğunu öne sürerken, arifler hüküm ve yasaların dıştan değil insanın içinden bir “ahlaki yasalar” olarak mevcut olduğuna iman ederler.
Daha açıkçası Fakihlerin ilahı kulların ilahıdır, ariflerin ilahı ise, hürlerin ilahıdır. Ariflerin ilahı, insanlar ile yekvücut olan ve onları içerisinden harekete geçiren, sürekli hayır işlere davet edip şerden nehiy eden bir ilahtır. Nitekim Kuran şöyle diyor:
“Ant olsun nefse ve onu yaratıp düzenleyene, sonra ona kötülük ve iyiliğini ilham edene.” (Şems: 7-8)
Fakihler açısından insanın aklı ve vicdanı ile yetinmesi onlar için bir tehlike arz etmektedir. Çükü onlar diyor ki, mademki akıl ve vicdanınızla yetineceksiniz, o taktirde niçin bizi taklit ediyorsunuz? Niçin bize “humus/mali vergi” veriyorsunuz?
Fakihler konumlarını kaybetme korkusuyla insanların cahil kalmalarını, kendi düşüncelerinde cahilliklerini kabul etmelerini, kendilerini kul olarak görmelerini, dolayısıyla da mutlak anlamda itaatkâr olmalarını istiyorlar. Onların hür insanlar olmalarını istemiyorlar. Çünkü hür olmayan ve kul olan insanın sürekli önünde bir Mevla’sı olur.
Fakihlere denilse ki, sizin din ile kullar arasında aracı olmanızdaki amacınız nedir? Allah ile kulları arasında peygamberler aracılık yaparken, size “gidin aracılık edin” düsturunu kim verdi?
Fakihlerin ilk baştan böyle olacakları belliydi. Çünkü fıkhın temelini, “aracılık edecekleri üzere atmışlardı.”
Allah’ın ayrı ve semada olduğunu, biz kullarının da yer yüzünde bulunduğunu, semaya çıkıp bu fetvaları alamayacağımıza göre, o taktirde bunları Kuran ve sünnetten almalıyız ve bu şekilde de sizler ile din arasında aracılık yapmalıyız dediler.
Açıkçası bu, aklı dondurmaktır. Artık akıl buralara müdahale edemiyor. Yani fakihler Kuran ve Sünneti aklın yerine ve ondan bedel olarak almış oluyorlar. Halka Kuran ve Sünnet deyince, akıl devre dışı kalıyor. Hatta Kuran ve Sünnet asıl olsa bile, peki bunları aklın dışında başka bir şeyle mi anlayacağız?
Şu anda iki yüzün üzerinde Kur’an tefsiri vardır, peki bunların “rivaî”, “beyanî”, “sosyolojik”, “felsefî”, “tarihî” vs. tefsirler olduklarını neyle anlayacağız?
İnsanları Kuran ve Sünnet ile korkutuyorlar. Kuran ve Sünnet dediklerinde halk dona kalıyor. Akıllarını çalışmaz hale getiriyorlar. “Akıl nedir ki, akıl hata yapabilir” diyor ve bu şekilde de insanları ödlekleştiriyorlar.
Peki “sen aklın ile Kuran ve Sünneti anlar isen o sana helal oluyor da insanlar neden onları akıllarıyla anlamak istediklerinde onlara haram oluyor?”
Kuran ve Sünnet, akıl olmaksızın dinin kaynağı olamazlar. Çünkü Kuran ve Sünnet akla nispeten, gölge konumundalar. Işığa nispeten göz konumundalar. Göz olmadığı taktirde ışığı görmek mümkün olamaz. Kör bir insanın ışığı görmesi mümkün olmadığı gibi, aklı olmayan birinin de Kuran ve Sünneti anlaması mümkün değildir.
Görmek iki tarafın varlığıyla gerçekleşir; biri göz diğeri de ışık. Yalnızca ışığın olması yeterli değildir.
Görmek aynen anlamak gibidir. Anlamak da iki taraflıdır; akıl anlar, karşısındaki nas da anlaşılır. Aklı dondurmak (işlevsiz kılmak), nassı dondurmaktır. Bundan dolayıdır ki Müslümanlar hem durgunlaşmış hem de akılları donmuştur. Müslümanlar akıllarını dondurmakla ellerindeki nasları da dondurmuşlardır. Akıl hareketli ve canlı olursa, nas da hareketli ve canlı olur. İşte akılcılığı önemsememiz bunun içindir. Hatta nasları anlamakta da akılcı olmak gerekir gelenekçi değil.
Şimdi de fakihlerin din ile insan (yaratılış) arasındaki uyumsuzluklarını ele alalım.
Konunun kısadan anlaşılması için bir örnek vereceğim. Çünkü bu konu hayli uzun ve genişçedir.
İnsan denilen bu varlık, beş boyutlu bir varlıktır. Bu boyutların beşi de tekvini (yaratışsal) olarak insanda mevcuttur. Yani insan fıtratına yerleştirilmiştir.
Birinci boyut; insandaki kulluğa dair sevgi boyutudur. Yani insan anne babasını, evlat ve yakınlarını sever. Büyüklerine saygı ve itaatte bulunur. Aynı şekilde insan mabuduna ve onun kutsallığına karşı da düşkün bir varlıktır. Diğer bir ifadeyle; Her insanda birilerini ya da bir şeyleri kutsama özelliği (boyutu) vardır. Kimisi Marx’ı kutsar, ötekisi Hitleri, başka biri Buda’yı, birisi vatanı veya Atatürk’ü, başkası belirli ideolojiyi vs. Kısacası insanın yalnızca Allah’ı kutsaması gerekmez.
İnsan oğlu bir şeyi sevip onu kutsadığı zaman, kutsadığı o şey uğrunda canını dahi veriyor. Demek ki kutsama, belirli bir şey için değildir, insanda fıtrî olarak var olan bir şeydir.
İkinci boyut; insanın sosyal bir varlık olma boyutudur. Yani insan, yaratılışı itibarıyla toplumsal bir varlıktır. Yakınlarını ve ailesini sever, evlat sahibi olur, arkadaşlar edinir, yalnız başına yaşamaz vs. Dinin de gelip onun bu fıtrî durumunu onaylaması gerekir. Din, hiçbir zaman; “insanın topluca yaşaması iyi değildir, gidip dağlarda, ormanlarda, mağaralarda yaşaması lazımdır vs.” demeye hakkı yoktur. Allah da şimdiye kadar öyle bir din göndermemiştir. Yani Allah fıtrî olarak insanı sosyal bir varlık olarak yarattığına göre, dinî yasaları da onun bu durumunu teyit edecek bir şekilde tasarlaması gerekir. Bunun tersi olan yasaları asla göndermez. Nitekim Decart da şöyle der:
“Şayet dinin yasaları aklın zıddına olursa, o taktirde o Allah, hayali bir ilah olur.”
Yani şunu demek istiyor: “Allah insana hem akıl verecek hem de o aklın zıddına olacak yasalar gönderecek, bu asla mümkün değildir. Böyle bir durumda o Allah’a denilmezmi ki “Ey Allah. Sen mademki aklın zıddına olan o yasaları gönderecektin, o taktirde o aklı niçin verdin?” Yani akıl bize 1X1=2 eder diyecek, şeriatte gelip bize 1X1=5 eder diyecektir, peki bu olur mu?
Üçüncü boyutu; insanın cemali (güzelliği) sevme boyutudur. Tüm insanlar güzelliği ve güzel olan her şeyi severler. Çünkü Allah insanın fıtratına güzeli ve güzellikleri sevmeyi yerleştirmiştir. Dolayısıyla Allah’ın fıtrata yerleştirdiği bu hususiyeti, dinin gelip de sakıncalı görmesi olacak şey değildir.
Dördüncü boyutu; insanda var olan hürriyet boyutudur. Yani insan zati itibarıyla hür yaratılmıştır. Dinin gelip de insanı kulluğa zorlaması mümkün değildir. Kulluk hürriyeti yok eder.
Beşinci boyutu; insanın akılcılığıdır. Akıl; dediğimiz gibidir. Dinin gelip de akıl ile muhalefet edecek ve aklı devre dışı bırakacak kanunlar koyması mümkün değildir. İlme ve mantık kuralarına muhalefet edecek bir dini yasa asla olamaz.
Bu beş boyut ile ilgili örnekleri verdikten sonra, şimdi tekrar bu boyutları ele alıp biraz olsun genişlemesine incelemeğe çalışacağız.
Birinci boyutta kudsiyet ve mabud’a ibadetten örnek vermiştik.
Şunu söylemem gerekir ki, fakihlerin anlayışındaki ibadet ile ariflerin anlayışındaki ibadet birbirinden farklı şeylerdir. Fakihlerin algısındaki ibadetin içerisine “korku” yerleştirilmiştir. Yani onlar tarafından yapılan ibadetler, korkudan yapılan ibadetlerdir. Bunların algısındaki ibadetler, “Allah”, “cehennem”, “toplum” vs. korkusu üzerine yapılan ibadetlerdir. Örneğin kadınların örtündüklerini görüyoruz. Bunların %90’ı Allah için örtünmüyor, toplumsal baskıdan korktukları için örtünüyorlar. Namaz kılanlar ve zekât verenler de öyle. Şayet Cehennem olmasaydı, acaba kaç kişi bu amelleri yerine getirmiş olurdu? İşte bu türden ibadetler, “zayıf” ibadetlerdir.
Fakat ariflerin ibadetleri böyle değildir. Onların ibadetleri sevgi üzerine kurulu bir ibadettir. Yani birisi namazı seviyor ise kılar, sevmez ise kılmaz. Allah’a aşık ise ona ibadet eder, değilse etmez. Sevgiye dayalı olmayan ve istek dışı kılınan namaz, “Şeytanî bir namazdır.” İnsanların korkusundan ve kerhen kılınan bir namazdır. Oysaki namaz; ruhun gıdasıdır, nasıl yemek bedenin gıdası ise, namaz da ruhun gıdasıdır.
Tabiplerin tümü şöyle derler: “İştahınız yoksa ve aç değilseniz yemek yemeyiniz. O yemek size zarar verir.” Namaz da öyledir, isteğiniz yoksa kılmamalısınız.
Ayrıca korku üzerine namazını kılan adam, Allah’ın hakkını ödediğini ve üzerine düşen gerekli görevini yerine getirdiğini zannediyor. Nitekim rivayetlerde de Resulullah’ın şöyle buyurduğu nakledilmiştir:
“Nice oruç tutanlar vardır ki, orucundan onlara kalan sadece açlıktır. Nice namaz kılanlar vardır ki, onların bundan hisseleri ancak yorgunluktur.”
İşte bu türden insanların oruç ve namazlarına itibar edilmez. Yani bunların hiç birisinin faydası olmadığı gibi, bunları yapan insan, mütedeyyin ve hayırlı biri olduğunu düşünerek, Allah’ın kendisinden razı olduğu zannına kapılarak, ahlakını zayıflatıyor. Artık ahlaklı olmaya özen göstermiyor.
Dini inkâr edenlerin inkarcılıklarını incelediğimizde nedeninin, dindar gözükenler olduğunu görmekteyiz. Yani inkarcılar, gerçekte dindar gözüküp hiç de öyle olmayanların ilahlarını inkâr etmektedirler, gerçek Allah’ı değil. Onlar (inkarcılar), gerçekte insanlıkları güçlü olduğu için “inkârcı” olmuşlardır. Çünkü bakıyorlar ki şu din adına terör estirenler, Allah’ın adıyla insanların kafalarını kesiyorlar. Tabiatıyla da buna bakıp inkârcı oluyorlar. Aslında o türden insanları “inkârcı” yapan şey, şehvet ve nefis değil de onların insanlığıdır.
Sözde dindarları “dindar” yapan ise, onların şehvet ve nefisleridir. Çünkü onlar Cennete gitmek, hurilere sahip olup şehvetlerini tatmin etmek, hayvani lezzetler elde etme düşüncesiyle dindar olmuşlardır. Diğer yönden de Cehennem ateşinden ve toplumsal korkudan dindar olma yoluna gitmişlerdir.
İşte ibadeti ilahi aşk üzere yerine getirmek lazım. Halkın korkusu ya da cennet ve hurilere göz dikmekle değil. Ancak bu türden (aşk üzerinden) yapılan ibadet bizleri insan eder ve nefsimizin esaretinden kurtarır. Bu türden bir namaz, insanın maneviyatını geliştirir. Oysaki korku üzerine kılınan namazın hiçbir etkisi olmaz.
Fakihlerin diğer bir hataları, verdikleri kimi fetvalarla toplumsal tefrikanın yaratılmasına vesile olmalarıdır. Örneğin fakihler bir Müslümanın bir Hristiyan ile evlenmesinin haram olduğuna fetva verirler. Ya da örneğin bir kadın ile erkek evlidirler, fakat bunlardan birisi namaz, oruç, hac, humus gibi hükümlerden birini inkâr ediyorsa ya da ateist ise, onları birbirinden boşayıp ayırıyorlar. “Bu inkarcıdan boşanman gerek, onunla evli kalman haramdır” diye baskı yapıyorlar.
Fakat arifler şöyle derler; şayet o karı ile koca arasında muhabbet
varsa ve birbirlerini seviyorlarsa, onların o evlilikleri helaldir.
Müslüman Hristiyan’dan ve Hristiyan da Müslümandan kız alabilir.
Arifler açısından bunda hiçbir sorun yoktur.
Kısacası ariflere göre kadın ile erkeğin birleşmesini ve evlilik hayatını kurmasını gerçekleştiren şey “sevgidir.” Fakat fakihler açısından iş böyle değildir.
İnsanda var olan beş boyuttan birinin de “cemal/güzellik” boyutu olduğunu söylemiştik.
Fakihler açısından müzik, güzel sanatlar vs. haramdır. Bundan dolayı da şu anda “güzellikler” kaybolup gitmiştir. Müslümanlar arasında güzelliğe dair bir sevgi ve ilgi yoktur. Aslında Müslümanlar arasında “sevgi” diye de bir şey yoktur. Tüm sevgiler, kerihten ibarettir (yani suni ve gösteriştir.) Kürsülerdeki hitabette bulunan tüm mollalar, “Ehl-i Beyt”in sevgisinden söz edip dururlar. Fakat onların sevgisinden o denli bahsedenlerde bile, gerçekte Ehl-i Beyt sevgisini göremezsiniz. Çünkü gerçekten Ehl-i Beyti sevseydiler, “seven sevdiğine itaat eder” kaidesi gereği, onlar da Ehl-i Beytin yaşattığı yolun aynısını yaşatmış olurlardı. Bakıyorsunuz ki Mollaların Ehl-i Beyti sevmelerinin nedeni onlara uymaları için değildir, onlara muhalif olanlardan ikrah ettikleri içindir. Yani Ehl-i Beyt’e muhabbetleri, Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Aişe’ye muhalefetlerinden dolayıdır. “Teberrisiz tevelli olmaz” dedikleri dini kılıf işte budur.
Biz de diyoruz ki, Eyvallah. İmam Ali haktır. Onun hak oluşu peygamber kızı Zehra’nın eşi ve peygamberin damadı oluşu için değildir. Hakkın Ali’de tecessüm ettiği için biz onu sevmeliyiz. Yani imam Ali’yi şahsından dolayı sevmemeliyiz, onu adil, temiz, takvalı ve dürüst olduğu için sevmeliyiz. İmam Hüseyin’i de güçsüz bırakılmış mazlumların hakkını savunma yolunda öldüğü için seviyoruz. Demek ki asıl olan şahıslar değil değerlerdir.
Hakkın zahir olduğu dönemler olduğu gibi, batılın da zahir olduğu dönemler vardır. İmam Hüseyin döneminde hakkın mazharı Hüseyin’di, batılın mazharı da Yezit idi. Fakat sadece tarihtekiler değil, her zaman ve her dönemdeki hakkın mazharlarını sevip batılın mazharlarından da nefret etmemiz gerek. Bir tek Hüseyin dönemindeki batılın mazharına düşman olup kendi döneminizdekilere dost olamazsınız.
Fakat şimdiki kimi Ehl-i Beyt mektebine mensup din adamları diyorlar ki, Ehl-i Beyt’i seviyor isen, onların muhaliflerine (yani halifelere) lanet okuyacaksın. Böyle yapar isen, kesinlikle Cennettesin. (İşte bu şekilde Allah adına hüküm veriyorlar.)
Şimdiki fakihler güzellikleri öldürdükleri gibi özgürlükleri de öldürmüşlerdir. Örneğin hamama giderken önünüze on tane hüküm koyuyorlar. Şöyle edeceksin böyle etmeyeceksin vs.. Hanımının yatağına giderken bir sürü hükümler koyuyorlar. Tuvalete giderken öyle, yemek yerken, su içerken, boy abdesti alırken, evden dışarı çıkarken, eve girerken, arabaya binerken, arabadan inerken vs. tüm özgürlüklerini elinden alıyorlar. Acaba bu hükümler insanları köle yapmaktan başka nasıl bir netice verebilir ki? Daha açıkçası; fakihlerin ortaya attıkları dini hükümlerin sonucu, insanı kul ve köle ediyor o kadar. Fakat ariflerin “ahlaki hükümleri”, insana özgürlük bahşediyor.
Arifler der ki, şayet sen özgür iradenle bu hayır işleri gerçekleştirir isen, senin için ödül vardır. Fakat kerhen ya da icbaren yapar isen, hiçbir ecri olmadığı gibi doğru da değildir.
İnsan ariflerin hükmü ile hareket eder ise, o taktirde “salih insan” oluverir. Şayet fakihlerin hükmü ile hareket eder ise “kul/köle insan” olur. Aynen tirenin rayda yürümesi gibi yürür. Onda asla hür bir irade olmaz. O, rayları takip etme mecburiyetinde kalır. Fakat araba öyle değildir. Hürdür, istediği yoldan istediği tarafa gidebilir.
Fakihlerin hükümleri (tabi ki Allah’ın hükümlerini kastetmiyorum.) öyledir. İnsanı köle etmekten öteye hiçbir işe yaramıyor. İnsandaki yaratıcılık kabiliyetini öldürüyor. Yani özgürlük; yaratıcılığı gerektirir. Batı topluluklarının bu denli yaratıcı olmalarının nedeni, özgür oluşlarıdır. Peki elli küsür Müslüman ülke vardır, acaba bunların yaratıcılığı var mıdır? Milyonlarca alimleri, kitap vs. leri vardır, bunlara rağmen bunlar neyi icat etmiş ve nelerin mucidi olmuşlardır?
Batı toplulukları yalnızca sanayi ve teknolojiyi değil, hatta bizim yiyip içtiklerimizi ve giyim gibi yaşam araç ve gereçlerimizin birçoğunu da temin etmekteler. Müslüman ümmetin tek ürettikleri şey ise “boş laflardan ibarettir.” Maalesef “İslami üretim yalnızca bu olmuştur.”
İşte fakihler ile ariflerin farkı şudur: Fakihler sürekli “kul insan” dan söz eder ve onu sürekli kullaştırırlar. Arifler ise insanın “Allah’ın halifesi” olduğundan bahsedip onu özgürleştirirler ve insanın halife olduğunu söylerler.
Onlara denilebilir ki “siz fakihler niçin hep kullukla ilgili ayetlerin peşince gidiyorsunuz da insanın halife olduğunu beyan eden ayetlerin peşince gitmiyorsunuz? Kuran insanın “Allah’ın yer yüzündeki halifesi olduğundan bahsediyor.” Niçin onun halifeliğine değil de kulluğuna vurgu yapıyorsunuz?”
Fakihler, insanın diğer bir ismi olan “Allah’ın halifesi” ismini söylemekten bile korkuyorlar, çünkü halife, kul gibi değildir. “Halife” demek, yani Allah gibi onun da istediğini yapmada hür olduğu demektir. Bir şeyi yaptığında özgürce yapması demektir. Diğer bir ifadeyle, “bir şeyi yaparken toplumsal baskı, isteksizce ve korku üzerinden değil de Allah rızası için yapması ve O’nun razı olmadığı şekilde yapmaması demektir.”
İnsandaki beş boyutun birinin de “akılcılık” boyutu olduğunu söyledik. Yani insan “siyasi”, “iktisadi”, “kültürel”, “toplumsal”, “sanatsal”, “edebi” vb. tüm işlerini akıl üzerinden yürüten bir varlıktır. Allah aklı, işlerini yürütmesi için insana lütfetmiştir.
Bizler “hayrın”, “sevginin”, “güzelliğin”, “özgürlüğün” ve “aklın” ilahına inanmalıyız. Tüm sorunlarımızı çözecek tek ilah budur. Bizim ilahımız, başkalarını sevmemizi dileyen ilah olmalıdır. Fakat fakihlerin ilahı, insanlara “cehaleti”, “kulluğu”, “zulmü”, “dogmatizmi” ve “diğerlerinden nefret etmeyi” yerleştiriyor.
Elbette ki akıl da tek başına yeterli değildir. Yani insanda iki şey vardır; biri akıl diğeri duygular. Duygular akıldan daha önemlidir. Akıl mürşit (yol gösteren)dir. Duygular muharrik (harekete geçiren) dir. Bunlar, bir arabadaki direksiyon ile motor gibidirler. Önemli olan duyguları sıralamaktır. Örneğin “vicdanı” ilk başa yerleştirmektir. Özellikle de Müslümanlardaki vicdan hayli zayıflamıştır. Vicdanı Müslümanlar arasında yeniden ihya etmek kaçınılmazdır. Bu duyguları harekete geçirmede dinin etkisi gerçekten fazladır. Özellikle de dinin vicdan üzerindeki etkisi inkâr edilemez. Fakat her şeyi dinden (Kuran’dan) almak da mümkün değildir. Çünkü Kuran’daki hükümlerin bir kısmı nazil olduğu zamana aittir. Fakihler ile müfessirlerin hataları da buradadır. Bunlar Kuran’ı Arap’ın anladığı şekilde tefsir ediyorlar. Bu da hatadır. Zira Araplar Kuran’ı kendi kültürlerinde olduğu üzere anlarlar. Yani kendileriyle uyuşacak bir biçimde anlarlar. Şu anda Kuran’da yer alan hükümlerin bir kısmı bizim içerisinde bulunduğumuz asrın kültürüyle uyum sağlamıyor. Bir örnek verirsek şu ayeti gösterebiliriz:
“Allah’a ve ahiret gününe inanan bir topluluğu, Allah’ın ve peygamberin sınırlarına aykırı hareket edip onlara karşı gelen birisini sever bulamazsın ve isterse onlar, babaları yahut oğulları yahut kardeşleri yahut da aşiretleri olsun.” (Mücadele: 22)
Bu ayetin hükmü gereği örneğin bir Müslümanın babası ateist ya da sosyalist veya şovenist olursa, oğlu onunla düşman olur.
Bu türden hüküm ve teklifler, sila-i rahim olanlarla irtibatı da kestirir. Etrafla irtibatı kestirmedeki amaç ise, insanın, nassın içerisinde boğulup kalmasını sağlamaktır. Din böyle bir şeyi nasıl yapabilir ki?
Din şudur: Bizler ihtiyaç duyduğumuz şeyleri ondan almalıyız, diğer şeyleri de kendi zamanına terk etmeliyiz. Örneğin buna şu ayeti örnek gösterebiliriz. Kuran, Kureyş suresinde şöyle der:
“Kureyş’in birbirleriyle kaynaşması. Birbirleriyle kaynaşıp kış ve yaz yolculuklarını yapabilmeleri için (Allah fil sahiplerini cezalandırdı.) Öyleyse kendilerini açlıktan koruyup doyuran ve korkudan kurtarıp güvenliğe kavuşturan bu evin Rabbine kulluk etsinler.” (Kuryş Suresi: 1-5)
Bu surenin tamamına baktığımızda, bundan bizim dönemimizde istifade etmemiz mümkün değildir. Artık ne Kureyş vardır ve ne de onların yaz-kış ticaretleri kalmıştır. Hepsi de yok olup gitmiştir artık. Fakat ayetleri lafzi olarak değil de “bil mana/manevi/kültürel” anlamda tefsir eder isek, lafızdaki “Kureyş” in anlamı belli olmasıyla birlikte, arifler lafza dikkat etmez, kelimenin içeriğine bakarlar. Böyle bir durumda ancak bu sureyi nazil olduğu dönemden alıp her döneme taşıyabiliriz. Örneğin zalim bir yöneticinin bir ülkenin başına musallat olduğu bir dönemde, Allah bize bu surenin üzerinden şunu söyleyebilir:
“Ey falan ülkenin halkı. Allah sizi bu zalimin zulmünden korumak için sizlerin kalplerini birbiriyle ısındırmadı mı? Yaz kış size ticaret yaptırıp sizleri açlık ve susuzluktan kurtarmadı mı?”
Tabi ki Allah direkt olarak nazil olup ya da melekler gönderip insanları kurtaracak değildir.
İşte arifler bir ayeti ya da bir sureyi ele alıp onun üzerinden konulara bakmıyorlar, Kuran’ın tümünü nazara alarak onu tefsir ediyor ve lafza önem vermiyorlar.
Şayet lafızlar üzerinden yola çıkarsak, örneğin Kuran’da İbrahim peygamberin oğlunu kesmek istediğini görürüz. Bu taktirde böyle bir tefsir çok büyük tehlikelerin ortaya çıkmasıyla sonuçlanır ve terörist yetiştirir. Yani İbrahim peygamber teröristlerin başı olur. Şayet nassı lafız olarak anlarsak böyle olur. Çünkü oğlunu kesmek istiyor.
Peki bir insanın nefsi çocuğunu kesmek istese bile, bu suçsuz çocuk kesilmek ister mi ve kesilmesinin ne olduğunu anlar mı? Şayet Kuran’ı lafzı ile anlamakla yetinsek (ki tüm müfessirler de öyle anlayıp öyle tefsir etmişlerdir.), o taktirde baş kesmeyle ilgili fetvalar vermiş olmaz mıyız? Taliban ve Selefi müftülerin “Şiiler kafirdirler, onların başları kesilmelidir” fetvalarının kaynağı bu türden lafzî anlamlarla Kuran ayetlerini tefsir etmeleri değil midir? Çünkü onlar İbrahim’in direkt olarak evladının başını kesmesiyle ilgili ayeti, lafız olarak tefsir ettiklerinde bu sonuca varmaktalar ve haksız da değillerdir.
Fakat arifler ayeti şöyle tefsir ederler:
“İbrahim’in kalbi oğlunun muhabbetiyle doluydu. Allah da İbrahim’in kalbinden oğlunun muhabbetini kesip atmasını ve kendi muhabbetini yerleştirmesi için ona şöyle emretti: “Ey İbrahim. Kalbindeki oğlunun muhabbetini kes at.”
Ayette yer alan “izbeh/kes” sözünden kasıt, “üktül/öldür” anlamıdır. “Başını kes” anlamı değildir. Yani “oğlunun kalbinde yer edinen sevgisini öldür.” demek istemiştir.
Ariflerin bu türden tatlı tefsirleri, her zaman insanlara faydalı olan tefsirdir. Fakat gelenekçi müfessirlerin “başını kes” diye tefsirlerinin insanlara herhangi bir faydası yoktur. Yani İbrahim’in çok çok sevdiği evladının başını Allah adına kesmesinin, Allah’a ya da İbrahim’e hiçbir faydası dokunmaz ki.
“Sevgi insanı kör ve sağır eder” sözü o taktirde doğrudur ki, insan hak ve hakikati görmeyecek ve duymayacak kadar körleşip sağırlaşmış olsun. Hak ve üstünlük adına o sevilen şeyi kesip yok etmek de doğru değildir. Allah da “orta yolu takip etmemizi” emrediyor.
Arifler ile gelenekçi müfessirlerin arasında büyük farklılıklar vardır. Gelenekçilerin tefsirleri şimdiye kadar sayılmayacak kadar terörist yetiştirmiş ve kafa kestirmiştir.
Kısacası şayet bizler Kuran ayetlerini irfan üzerinden tefsir eder isek, insanlara faydası dokunur. Fakat yalnızca akıl üzerinden ve lafzî olarak tefsir eder isek, bizlere zararları da dokunur. Ariflerin yaptıkları tefsirler de “batınî tefsir” değil “manevi ve anlamsal tefsirdir.” Batınî tefsir ile manevi ve lafzî olmayan tefsir, birbirinden farklı tefsirlerdir.
_***Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.**_
Fakih
arif
ALLAH
algı
Hasan Kanaatlı, Independent Türkçe için yazdı
Hasan Kanaatlı
Cumartesi, Şubat 21, 2026 - 13:15
Main image:
> <p>Fotoğraf: AA</p>
TÜRKİYE'DEN SESLER
Type:
news
SEO Title:
Fakihlerin Allah algısı ile ariflerin Allah algısı
copyright Independentturkish: