Trending
Independent Türkçe's Avatar

Independent Türkçe

@indyturk.com.web.brid.gy

[bridged from https://indyturk.com/ on the web: https://fed.brid.gy/web/indyturk.com ]

2,065
Followers
0
Following
10,529
Posts
17.11.2024
Joined
Posts Following

Latest posts by Independent Türkçe @indyturk.com.web.brid.gy

Sosyalist bir İslamcı: Ali Şeriati Ali Şeriati, dindar bir babanın çocuğu olarak dünyaya geldi. Sömürgeciliğin fizikî olarak varlığını sürdürdüğü bir dönemde yaşadı. Bu hâl, onun düşüncelerini biçimlendirdi. Babası ile birlikte “Hüdaperver Sosyalistler Hareketi”nde faaliyet yürütecek kadar Sosyalizm’e yakın durdu. Sorbonne’da dinler tarihi alanında doktora yaptı. Ama akademisyenliğe pek ilgi göstermedi, bir aydın olmayı tercih etti. Akademisyen, belli bir alanın uzmanıydı, hayata at gözlüğü ile bakardı; aydın ise tarihe ve topluma karşı sorumluluğunun bilincinde olan kişiydi. En büyük sorumluluğu toplumu dönüştürmekti. Gerçek aydın muhalifti, devrimciydi; topluma ve siyasî iktidara karşı doğruyu söylerdi. J. P. Sartre ile tartıştı, ciddi anlamda ondan etkilendi. Varoluşçuluğun en önemli ilk iki-üç temsilcisinden biri olan Sartre’in da “Ben herhangi bir dine inanmıyorum ama eğer inanıyor olsaydım bu, Şeriati’nin dini olurdu!” dediği söylenir. Marksizm’in etkisinde kaldı. Düşüncelerini temellendirmek için her defasında Marksizm’e referanslarda bulundu. Din dışı konularda yaptığı tespitlerini okuyan biri bunları Şeriati’nin yazdığını bilmese bu tespitlerin sıkı bir Marksist’e ait olduğunu rahatlıkla söyleyebilirdi. İslam, Sosyalizm’e uzak bir din değildi. Servet birikimine karşı çıkan, zenginlerin ihtiyaç fazlasını yoksullarla paylaşması gerektiğini savunan, Peygamber’in “Tek başına yaşadı ve tek başına ölecek” dediği Ebu Zer Ğıfari bir bakıma “ilk Sosyalist”lerdendi, ona göre. Modernist ve reformcu Şeriati için “aklı Marksist kalbi Müslüman bir aydın!” demek hiç yanlış olmaz. Mevcut geleneksel din anlayışını yerden yere vuran Şeriati, İslam dünyasındaki zihinsel keşmekeşten ciddi anlamda rahatsız oldu. Din, hakikatinden uzaklaşmıştı, gelen her iktidar dine kendi çıkarlarına uygun bir biçim vermişti. Ona göre, İslam dünyasında hâkim olan din “ataların dini” idi. Sorun Muaviye, çözüm Ali’ydi! Silkelenmeye ve kendine gelmeye ihtiyaç vardı, reform şarttı. “Eyleme de laf kadar yer ayırmalı” diyen Şeriati, en az bir Marksist kadar başkaldırıdan yanaydı yani kıyamcıydı. Bu anlamda hayran olduğu kişi Cezayir kurtuluş savaşında Fransızlara karşı Cezayirliler ile birlikte savaşan “Yeryüzünün Lanetlileri”nden biri olan Frantz Fanon idi. Ancak bu kıyam, önce insanın kendisinde başlamalıydı. “Kendisi Olmayan İnsan”ın yapması gereken şey “Öze Dönüş”tü. İnsanın Allah’a doğru gerçekleştirdiği yolculuktu öze dönüş. “Öz bilinç”, “irade” ve “yaratıcılık” yetenekleri ile sürekli bir oluş halinde olan insan, sadece insana özgü bu üç meziyeti sayesinde Allah’a olan yolculuğunda kendi özünün ve kaderinin inşacısı olabilirdi. Bu anlamda, etkilendiği Sartre’ın düşüncelerinin etkisi altında varoluşçu bir perspektif ile insanı “kendi kaderine hükmedebilen” bir özne olarak düşündü. Dolayısıyla, yetkin bir birey olmak insanın elinde olan bir şeydi. Öze dönüşün önünde engel olarak duran “İnsanın Dört Zindanı”nı tespit etti: “tarih”, “toplum”, “doğa” ve “benlik (ego)”. İlk üçünden bilim ve teknoloji sayesinde kurtulmak mümkündü. Zor olanı, insanın ömrü boyu var olacak içindeki zindan olan benlik (ego) ile mücadele etmesiydi. Belki sürekli göndermede bulunduğu Nietzsche’nin yapısöküm düşüncesini benimsemedi ama en az Nietzsche kadar, toplumun sorgulanması gerektiği inancındaydı. Bir konferansında “Sizi rahatsız etmeye geldim” dedi. Ve gerçekten de rahatsız etmesini bildi. Cemil Meriç “Cemiyete uyanın tarihi yoktur” der. Cemiyete uymamayı tercih etti, onun için de İslam dünyasında pek sevilmedi. Ona ilgi gösterenler aydınlar ve üniversite öğrencileri oldu, İslamcı gençlik ciddi anlamda ondan etkilendi. Hüseyin’in yası ile yoğrulmuş, aşkın bir ruh hâline sahip olsa da Şeriati, yazılarında akıl ile aşk arasında bir dengenin kurulması gerektiğine vurgu yaptı. Aşk, otomobilin motoruydu; akıl ise farı. Motor olmadan otomobil hareketsizdi, motor var fakat far yoksa hareketin sonu felaketti. “Medeniyet ve Modernizm” kitabında Kuran-i Kerim’de geçen ayetlerden hareketle göç ile medeniyet arasında bağ kurdu. Göç, insanlık tarihini harekete geçiren temel dinamikti. Medeniyeti, bir yerden başka bir yere göç eden topluluklar (muhacirler) kurabilirdi; yerleşik, otantik (yerli) toplulukların böyle bir kabiliyeti yoktu. Otantik topluluklar, onların toprağına yerleşip medeniyet kuran muhacirlerin hizmetkârı oldular; bu onlar için âdeta bir kaderdi. Örneğin Kızılderililer, Aborjinler, Maoriler ya da parya kabul edilen Hint Yerlileri... Muhacirlerin medeniyet kurmalarına verilebilecek tipik örnekler yeni kıtaya göç eden Avrupalıların kurduğu Amerikan medeniyetidir; bir diğeri Arya kavimlerinin kurduğu Hint medeniyeti. Muhacirlerin medeniyet kurmalarına verdiği örneklerden biri Kürtler oldu. Ona göre, Yunan medeniyetini Mezopotamya (Beyne’n-Nehreyn)’dan Yunanistan'a göç eden Kürtler kurmuştu. Bu tespit için herhangi bir kaynak göstermedi, onun için de bu iddiası havada kaldı. Gerçek bir aydın tavrı ile Şah Rıza Pehlevi’nin düzenini eleştirdi. Verdiği konferanslar, yazıp çizdikleri Şah rejimini rahatsız etti; hapse atıldı. Konuşmaları ve sözleri etkiliydi, İran devriminde payı oldu. Devrimden önce baskılardan dolayı 1977’de gittiği İngiltere’de otel odasında ölü bulundu. Resmi kaynaklara göre kalp krizinden öldü, sevenlerine göre ise Şah’ın istihbarat örgütü SAVAK tarafından katledildi. _***Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.**_ SOSYALİST İSLAMCI ALİ ŞERİATİ Vahap Uluç Independent Türkçe için yazdı Vahap Uluç Cumartesi, Şubat 21, 2026 - 13:00 Main image: > <p>Görsel: Pinterest</p> TÜRKİYE'DEN SESLER Type: news SEO Title: Sosyalist bir İslamcı: Ali Şeriati copyright Independentturkish:
22.02.2026 06:00 👍 0 🔁 0 💬 0 📌 0
Kuralsız Trump’ın yıkıcılığı: Sıfır toplamlı oyun Akıllı kişi, insani veya siyasi karar alma süreçlerinde hesaplarını belli bir mantığa dayandırarak amaca ulaşma vasıtalarını titizlikle seçer. Birey doğa kanunlarına tâbi olmasından ötürü ister istemez hayatta kalma güdüsüyle; kendisi, ailesi ve çevresinin ölüm kalım mücadelesinde yaşamını devam ettirebilmesi için stratejik seçeneklerini belli tercihler doğrultusunda kullanmak durumundadır. Hesabın özü şudur: Kâr ya da zarar! Başka bir deyişle taksiye ödenen ücret şoförün kazancı, yolcunun kaybıdır. Meseleyi bireysel konumdan çıkarıp daha geniş ve çok boyutlu alanlarda ele aldığımızda ise farklı bir kavramla yani sıfır toplamlı bir oyunla karşı karşıya kalırız. **Sıfır toplamlı oyun!** Sıfır toplamlı oyun kavramı, bir zaferin ancak rakibin yenilgisiyle elde edilebileceği fikriyle başlamıştır. Bu fikir, rekabet konusu varlığın sabit ve değiştirilemez olduğu düşünülen ekonomi ve finans anlayışındaki yanlış bir yaklaşımdan doğmuştur. Buradaki formül şudur: Kâr ancak rekabetin yenilgisiyle elde edilebilir. Sıfır toplamlı oyun olarak değerlendirilmemesi gereken bir başka örnek -ilk bakışta öyle görünmese de- bir ticaret gemisi ile korsan gemisi arasındaki mücadeledir. Korsanlar için buradaki zafer; zenginlik, mali kaynak ve insan (esir veya tayfa) kazanımları anlamına gelirken, ticaret gemisi için korsanları yenmek anlamına gelmektedir. Her iki taraf için ödül ve kayıpların farklı olması yüzünden bu vaka sıfır toplamlı bir oyun örneği olarak nitelendirilemez. Bu durumun bir başka örneği finans piyasalarında görülebilir. Burada rekabet eden firmalar, pazar paylarını genişletmek için işbirliği yapmak zorundadırlar. Sektör genelinde bir örgütlenme oluşturmak, sektöre olan güveni artıracak ve tüm rakipler için daha fazla kâr sağlayacaktır. Sıfır toplamlı olmayan oyunların net pozitif bir sonuç yaratması gerekmez; negatif de olabilir. Yukarıdaki korsan örneğinde, korsanların kazandığı ve tüm sistem için net olarak negatif sonuç doğurduğu bir durum yaşanmıştır. Rusya Bilimler Akademisi ‘Şarkiyat Enstitüsü’ Başkanı Dr. Vitaly Naumkin, “Sıfır Toplamlı Yeni Oyun” (18 Şubat 2026, independent Türkçe) başlıklı makalesinde şunları yazdı: “Sıfır toplamlı oyun, oyun teorisinde kullanılan bir terimdir. Burada, terimin çoğu zaman iş veya siyaset dünyasında iki ya da daha fazla kişi arasında, bir tarafın kaybının diğer tarafın kazanımına eşit olduğu bir oyun veya bahisle ilişkili bir anlamı olduğunu hatırlatmak isterim. Diğer bir deyişle, kazançtan kayıplar çıkarıldığında sonuç sıfır olur, yani birisi kazandığında diğeri mutlaka kaybeder. İkisi birlikte ne kazanabilir ne de kaybedebilir. Bu ise açık ve net bir biçimde çelişkili bir durumdur. Dünyanın iki kutuplu olduğu dönemde, uluslararası ilişkiler alanının önemli bir bölümüne sıfır toplamlı oyun hâkimdi. Ortadoğu ülkeleri de bu oyuna mahkûm olmuşlardı. Bu nedenle küresel rakipler onları bu oyunda bir kart olarak kullandılar. Ortadoğulu oyuncuların da çift kutuplu dünyanın iki merkezi arasındaki çatışmayı kendi yararlarına kullanmayı denediklerini ve kimi zaman bunda başarılı olduklarını söylemeliyiz. Soğuk Savaş’ın ve iki kutuplu dünyanın sonu, küresel sıfır toplamlı oyununun da sonu anlamına geliyordu. Ortadoğu artık rahat bir nefes alabilecek gibi görünüyordu ama bunun geçici bir moladan ibaret olduğu açığa çıktı. Görmek için çok uzağa gitmeye gerek yok, herkes tarafından biliniyor. Örneğin, bölgedeki uzman Rus meslektaşlarımdan bazıları, Suriye’de çatışan tarafların bazı temsilcilerinin ne yazık ki sıfır toplamlı oyunun kurallarının etkisinde kaldıklarını fark etmişlerdir.” Benzer şey, Filistin Hamas örgütünün hesapsız kitapsız intihar eylemlerinde yaşandı. Mesela 2006 yılında ılımlı İsrail İşçi Partisi kazanacakken, Hamas’ın şiddet eylemleri sonucu aşırı sağcı Netanyahu kazandı. Çok daha önemlisi Hamas, iktidar kavgasına girerek Filistin otoritesini ve birlik zeminini parçaladı. Bir milyon muhalifin sokaklara dökülüp Netanyahu’yu devirmek üzere olduğu bir dönemde, Hamas’ın 7 Ekim 2023 tarihli kanlı baskını, tüm İsrail sağının onun arkasına dizilmesine yol açtı; barışsever ve liberal sesler ise kısıtlandı. Lübnanlı Yazarlar Birliği ve Gazeteciler Sendikası üyesi ve eski yayın yönetmeni Refik Huri, Trump’ın ikinci dönemdeki aykırı çıkışlarını “sıfır toplamlı oyun” olarak yorumladı. Mesela 18 Şubat 2026 tarihli makalesinin başlığı “Düzensiz Dünya ve Sıfır Toplamlı Siyaset”, 21 Şubat’takinin ise “Trump: Zalim, Haksız ve Böğüren Avrupa’yı Köşeye Sıkıştırmak” idi. İkinci makalenin özeti şuydu: “Araştırmacılar, Trump sonrasında değişimi düşünmenin mantıklı olmadığı konusunda bahse tutuşmaktalar. Oysa Amerika’nın müttefikleri şimdiden nasıl bir plan yapacaklarına karar vermeliler. Zira Beyaz Saray yönetimindekiler artık dünyevi değiller, bu dünyada yaşamıyorlar!” **ABD ve Rusya arasında: “Gör beni, göreyim seni!” oyunu** Ukrayna, Venezuela ve İran’da yaşananlar; ölüm döşeğindeki dünyanın kontrolsüz ve düzensiz gidişatını göstermektedir. Öyle bir orman kanunu ki, kral aslan bile bütün heybetiyle diğer hayvanları korkutamıyor. Kanada Başbakanı Mark Carney de aynı fikirde olmalı ki, Davos Dünya Ekonomik Forumundaki 20 Ocak tarihli konuşması, dünyanın perişan halini şu sözlerle dile getiriyor: “Kurallara dayalı uluslararası düzen anlatısının sonuna gelindi. Uluslararası hukukun suçlanan ya da mağdurun kimliğine göre farklı sertliklerde uygulandığının da farkındaydık. Geçiş döneminde değil kopuşun ortasındayız. ABD, ekonomik entegrasyonu bir silah olarak kullanmaya başlamıştır: Sizi tabi kılan bir kaynağa dönüştüğünde, karşılıklı fayda üzerinden entegrasyon yalanıyla yaşayamazsınız. Kurallara dayalı düzen hikâyesinin kısmen sahte olduğunu biliyorduk. Bu kurgu faydalıydı, çünkü Amerikan hegemonyasının sağladığı bazı ‘nimetler’ vardı. Bu yüzden vitrine tabelayı koyduk. Ama artık tabelayı camdan indiriyoruz. Eski düzen geri gelmeyecek. Yasını tutmamalıyız. Nostalji bir strateji değildir. Bizler bu kırılmadan daha iyi, daha güçlü, daha adil bir şey inşa edebiliriz. Uluslararası ilişkilerde realist politikanın kurucularından kabul edilen Thukydides şöyle demişti: ‘Güçlülerin istediklerini yaptığı, zayıfların ise katlanmak zorunda kaldığı bir güç rekabeti yaşanmaktadır.’ Ancak uyum sağlamak, sorun çıkarmamak ve itaat ile güvenlik satın alınamaz. O halde yeni duruşumuz ‘değer temelli realizm’ olmalıdır.” Güçlünün sıfır toplamlı politikası babından iki olaya değinelim: 1-) Rusya Başkanı Vladimir Putin dönemin ABD Başkanı George Bush (oğul) zamanında Gürcistan’a, Barack Obama’nın başkanlığı sırasında ise Kırım’a tanklarla girerek buraları ilhak etti. Amerika her ikisinde de Rusya’ya herhangi bir yaptırım uygulamadı, işgal ve ilhakı suskunlukla geçiştirdi. Buna karşılık Putin, okuyucuyla paylaşacağımız ABD merkezli şu politikalara ses çıkarmamış, herhangi bir tepki vermemişti. ABD Dışişleri eski Bakanı Condoleezza Rice, “Uluslararası camiadan vazgeçebiliriz” demekle yetinmemiş, 2026’da İsrail’in başkenti Tel Aviv’deki konuşması sırasında Ortadoğu’nun yeniden şekillendirmesine ilişkin vizyonunu da açıklamıştı: “22 Arap ülkesi dâhil, Ortadoğu’nun sınırları değişecek!” Lübnan’ın, tüm Ortadoğu yöresini yeniden yapılandırma ve bu arada “Yapıcı bir kaos” yaratma sürecinde bir baskı noktası oluşturması beklentisiyle, Yeni Ortadoğu Projesi Washington ve Tel Aviv’den lanse edildi. Yörenin bir ucundan öbür ucuna şiddet ve savaş getirecek olan bu “Yapıcı kaos!” ABD, İngiltere ve İsrail’in Ortadoğu haritasını kendi jeo-stratejik amaçlarına göre yeniden çizmelerine de fırsat yaratacaktı. Nitekim Condoleezza Rice bu çerçevede Latin Amerika ülkeleri hakkında açıklamalarda bulunmuştu. Latin Amerika edebiyatının büyük ismi Meksikalı romancı Carlos Fuentes’in, ABD’nin Meksika’yı iletişim hatlarını keserek cezalandırdığı bir muhayyel geleceği mektuplarla kurguladığı “Kartal’ın Koltuğu” kitabındakine benzer şekilde Meksika’ya yönelik tehditler de savurmuştu. Rice’ın konuşması, Soğuk Savaş’ın zirveyi çıktığı bir dönemde ABD’nin eski Milli Güvenlik Danışmanı ve teorisyeni Zbigniew Brezinski’nin “Hegemonya, insanlık kadar eksidir” vecizesini hatırlatmaktaydı. Trump’a dönersek, eski Başkan Joe Biden ile AB ve NATO’nun Rusya’ya karşı kışkırtıcı yanlış hamlesi Ukrayna-Rusya savaşının ana sebebidir demektedir. İkinci iktidar dönemindeki Trump, Ukrayna hususunda Avrupa ve NATO ile aynı görüşte değil. O bir an önce belli toprak parçalarını verme karşılığında savaşı sona erdirmek istiyor ve böyle bir tavizden 100 milyar dolar kazanmaya bakıyor. Bu durum ise Trump’ın ısrarla gözünü diktiği Meksika, Kanada, Grönland ve Venezuela gibi ülkelere askeri müdahalesine itiraz eden veya edecek olan irili ufaklı devletlerin Sovyetler Birliği döneminde olduğu gibi Rusya’dan fiili destek istemelerinin yolunu tıkıyor. MAGA devrinde emperyalizm: Maduro'nın kaçırılma örneği. **Trump demek, oyun ve kural bozan demek!** Bu çetrefilli durum, kural-düzen tanımayan ABD Başkanı Trump’ı, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Amerika’nın kurduğu dünya düzenini bozmaya teşvik ediyor. Nitekim Venezuela ile İran’ın uluslararası kurallara aykırı biçimde askeri ablukaya alıyor. Ayrıca Washington, DC merkezli kamu politikalarına yönelik araştırmalarıyla bilinen muhafazakâr düşünce kuruluşu Hermitage Vakfı’nın Beyaz Saray İdaresine “2025 Projesi” adıyla önerdiği diğer adımları (IMF ve Dünya Bankası) atmasına yani uluslararası kuruluşlardan çekilerek sadece kendi çıkarı temelinde politika üretmesini istiyor. Bu da dünyanın geri kalanına ya boyun eğdirmesi yahut yüzüstü bırakması anlamına geliyor. Savaş Bakanı Pete Hegsth, açıkça söylüyor: “BM, bazı istisnalar dışında artık dünya düzeninin bekçisi değildir; tam tersine, bu kurum dehşet verici bir sertlikte ABD, İsrail ve hürriyet düşmanlığı yapıyor!” Trump’ın geleneksel liberalizme karşıt icraatları bunlarla kalmayacaktır. Bu gidişle muhtemelen BM bünyesindeki veya dışındaki ((UNESCO, Dünya Sağlık Örgütü gibi) 66 uluslararası kuruluştan çekilme yönünde adımlar da atabilir; Avrupalı müttefikleriyle ticari savaşlara da girebilir ve ABD ile Rusya arasında Stratejik Silahların Daha Fazla Azaltılması ve Sınırlandırılmasına İlişkin Tedbirlere (YENİ START) ilişkin anlaşmayı da yenilemeyebilir. Bu tür silahsızlanma anlaşmalarına katılmayan Çin’in, Trump’ın diplomatik yolların önünü kesmesi üzerine, Tayvan’ı silah zoruyla almaya ne zaman karar vereceği bilinmediğinden, Beyaz Saray yönetiminin siyaseti Amerika lehine işleyen düzenin temelini tümüyle tahrip etmektedir. Washington merkezli Foreign Affairs dergisine yazan iki siyaset bilimci Alexander Cooley ile Daniel Nexon’a göre Trump:, “Anti liberal bir çizgide ilerleyip şok edici rol oynamaktadır.” **“Topyekûn savaşlar mı? Dünya hükümeti mi?”** John Hopkins Üniversitesi öğretim üyesi Mara Elizabeth Karlin, aynı zamanda resmi Amerikan kurumlarında politika ve savunma danışmanı olarak çalışmaktadır. Ona göre durum şudur: “Rusya’nın Ukrayna’ya askeri müdahalesi ile Hamas örgütünün İsrail’e yönelik Ekim 2023’teki baskını, savaşın sınırlı alanda kalması ihtimalini boşa çıkarmıştır. Bundan sonra çıkabilecek savaşlar daha geniş alanlara yayılabilecektir. Eğer iki dünya savaşı gibi uluslararası ölçekli savaşlardan dersler çıkarılabilirse, gelecekte daha büyük savaşların önü alınabilir. Her durumda büyük hayallere kapılmanın sonu gelmiştir.” “Theory of International Politics” kitabının yazarı akademisyen ve siyaset bilimci Kenneth N. Waltz, eserinde şöyle bir tespitte bulunuyor: “Uluslararası ilişkilerdeki kaos ve karmaşa, savaş veya barışı belirleyecektir. Dolayısıyla daha istikrarlı bir düzen için ‘yeni bir dünya siyaseti ve dünya hükümeti’ türünden bir sistemin kurulması tasarlanabilir/tahayyül edilebilir.” Deneyimli Lübnanlı gazeteci Refik Huri ise dünyanın seyrine bakarak şu saptamayı yapıyor: “Hayallerden daha büyük kâbuslar bizleri bekliyor. İki dünya savaşı ölçeğinde büyük savaşlar beklentisi hayli zor olmasına rağmen üçüncü dünya savaşından bahsedenler de var. Eski bloklaşmalar ve paktlar çökmüştür veya sona ermek üzeredir. Bunların baş müsebbibi ise Trump, Putin ve Şi (Cinping) gibilerinin izlemekte oldukları politikalardır. Trump, fiiliyatta kendi gücünün de dayanağı sayılan Amerikan müttefiklerinden vazgeçme peşindedir. Şi Cinping ise ittifaklarının sayısını ve kapsamını büyütmeye çalışarak yeni düzenin halkalarını oluşturmaya bakıyor. Büyük devletler arasında kuvvet/zor kullanma prensibi devre dışı kaldığında orta ölçekli bölgesel devletler (Türkiye, İsrail, İran ve diğerleri) önce zayıf komşuları üzerinde askeri yollarla hegemonya kurarak bölgeyi kontrol etme girişiminde bulunacaklar. Trump, Putin ve Şi Cinping ise kendi nüfuz alanlarını genişletip bölgelerinde tam denetim sağlayacaklar. Oysa Amerikalı Hukuk bilimci Scott J. Sapiro’nun deyimiyle: ‘Zor, hak-hukuku getirmeyecek!’ En kötü senaryo, orman kanununun her tarafa egemen olmasıdır ki, bu da ‘gücü yeten yetene’ kuralsızlığı yani sıfır toplamlı düzen demektir. Bu durumda BM bir yapmaktan acizdir, zayıf her şeyini kaybeder. Bu sadece süper devletlerin Ukrayna, Venezuela ve İran’da at oynatmalarıyla sınırlı kalmaz; aynı zamanda orta boy bölgesel devletler de Sudan, Libya, Yemen, Filistin ve diğer ülkelerde cirit atıp sopa yahut kılıç sayesinde kendi denetim alanları kurabilirler. Bu gidişle BM Genel Sekreteri António Manuel de Oliveira Guterres’in ateşkes anlaşmaları, barış girişimleri sivillerin katledilmelerine yönelik söylemleri de ihtiyar bir kişinin iyi temennilerinden öteye gitmez. ABD eski Başkanı W. Wilson, Birinci Dünya Savaşı sonrasında kendi adını taşıyan prensipler açıkladığında, Dışişleri Bakanı Robert Lansing dönüp ona şöyle demişti: “Bu vaatleriniz gerçekleşmesi imkânsız bir umut birikimidir. Öfke, kaos ve isyana yol açabilir; her an patlamaya hazır dinamit işlevi görecektir.” Son olarak Davos ve Münih buluşmalarının ışığında şöyle denilebilir: Mevcut gidişat büyük devletlerin küçüklerin kaderini belirlemesine doğru ilerlemektedir. Savaş yoluyla siyaset yapmak da küçüklerin değil büyüklerin elinde olacaktır. _***Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.**_ trump yıkıcılık sıfır toplam OYUN Faik Bulut, Independent Türkçe için yazdı Faik Bulut Cumartesi, Şubat 21, 2026 - 20:15 Main image: > <p>Fotoğraf: X</p> TÜRKİYE'DEN SESLER Type: news SEO Title: Kuralsız Trump’ın yıkıcılığı: Sıfır toplamlı oyun copyright Independentturkish:
22.02.2026 06:00 👍 1 🔁 1 💬 0 📌 0
ABD'nin İran'a karşı olası sınırlı-darbe stratejisi Tüm dünyanın dikkatle takip ettiği ABD ile İran arasındaki gerilimin bir savaşa dönüşüp dönüşmeyeceği üzerine net bir tezi ileri sürüyorum: Böyle bir savaşta ABD, İran’a karşı sınırlı, kısa süreli, teknolojisi ve ateş gücü yüksek bir hava operasyonu yapmayı seçer. ABD’nin operasyon planının; “şok, baskı ve itaat” başlıklarına karşılık geleceğini değerlendiriyorum. Nasıl mı? **Giriş: Diplomasinin Son Perdesi ve Askeri Gerçeklik** Şubat 2025'ten beri devam eden gerilim, 2026 başındaki rekor ABD askeri yığınağıyla (iki uçak gemisi grubu, yüzlerce ek savaş uçağı, tanker filosu, Patriot/THAAD takviyeleri) zirveye ulaştı. Trump yönetimi, nükleer program, balistik füzeler ve vekil güçler üzerinden İran'ı "sıfır zenginleştirme" ve tam kısıtlama paketine zorluyor. İran'ın son karşı teklif hazırlığı (Umman üzerinden) diplomasiyi canlı tutsa da, Trump'ın "10-15 gün içinde anlaşma olmazsa kötü şeyler olur" uyarısı ve "sınırlı darbe"yi açıkça dile getirmesi, askeri opsiyonun artık masanın üstünde olduğunu gösteriyor. Bu strateji, 2003 Irak işgali veya uzun hava kampanyalarından çok farklı: Kısa süreli, yoğun, neredeyse sıfır kayıplı, teknolojisi ve ateş gücü yüksek, etkili vuruşu esas alan saldırıyla "şok etkisi" yaratmak. Teknolojisiyle ve ateş gücüyle kısa süreli sonuç alabilecek bir ağır hava saldırısı gerçekleştirmek adına ABD için bir gösteri olacak. Sağlam istihbarat alınması nedeniyle, dağın içinde tünellerde ve sığınaklarda saklı noktaları vurmak, şok etmenin anlamına dair “burasını da bulup vurdular” dedirtmek. Amaç rejim değişikliği değil; rejimi ve ordusunu (özellikle Devrim Muhafızları'nı) tam itaate zorlamak, yani müzakereye dönmek, kırmızı çizgileri kabul etmek veya daha yıkıcı bir aşamaya geçme riskini göze almak. ABD için sahada ve masada başından beri “İran’ın nükleer imkanları hedef almak” ve “vekil güçlerle bölgesel tehdit oluşturmak” üzerinde duruldu, bu operasyonun temel maksadını belirleyen bu konudur. **Operasyonun Temel İlkeleri: Kayıpsız, Yoğun ve Hedef Odaklı** ABD'nin tercih ettiği sınırlı darbe, şu unsurlara odaklanıyor: * Kısa Sürede Tam Etki (48-96 Saat Ana Faz): İlk dalga ile İran'ın hava savunma ağını (SEAD/DEAD) tamamen felç etmek, hemen ardından yüksek değerli hedefleri eşzamanlı vurmak. Uzun kampanya yerine "tek seferde ezici etki" hedeflemek. * Bugüne Kadar Görülmemiş Hassasiyet: Görünmez/Hayalet (Stealth) platformlar (F-35, F-22, B-2), uzun menzilli hassas mühimmat (JASSM-ER, LRASM, Tomahawk Block V), elektronik harp ve siber entegrasyonla, neredeyse sıfır kayıplı bir hava operasyonu gerçekleştirmek. Uçak gemileri, kruvazör ve destroyerler ile denizaltılar, Basra Körfezi'ne girmeden, Umman Körfezi / Arap Denizi'nden ve Doğu Akdeniz’den, uzaktan (stand-off) ateş ederek hedefleri nötralize etmek. **Belirli Hedef Seti:** * Nükleer altyapı (Natanz, Fordow, Pickaxe Mountain yeraltı tesisi – Haziran 2025 vuruşlarında hasar almayanlar öncelikli). * Balistik ve hava savunma füze ve drone mevzileri, üretim ve depolama sahaları ve rampaları (mobil fırlatıcılar dahil). * Üst düzey liderlik unsurları ve IRGC komuta merkezleri (rejim itaatini kırmak için sembolik değeri olan noktalara operasyonel darbe). * Komuta yerleri, silah üreten fabrikalar ve depolar, muhabere ve iletişim noktaları. * Seçili vekil altyapısı (Husi/Hizbullah drone üretim hatları sınırlı seviyede). Hedef kategorisi dışındakiler: Petrol altyapısı veya sivil hedefler büyük ölçüde dışarıda tutmak. Burada amaç ekonomik yıkım değil, rejimi "itaate zorlamak". Halkı rejime daha da bağlayabilecek nitelikteki hedeflerden uzak durmaya özen göstermek. **Operasyon Akışı: Şok, Baskı, İtaat** * Hazırlık ve Şekillendirmek (Operasyon Öncesi): Siber operasyonlar (komuta-kontrol bozma), elektronik jammer'lar ve yoğun ISR (istihbarat, keşif ve gözetleme) ile İran'ı körleştirmek. Bu kısımda İsrail'in F-35I ve istihbarat entegrasyonu da kritik rol oynar. * İlk Dalga (İlk 24-48 Saat): Stealth uçaklar ve Tomahawk salvo'ları ile hava savunması ezilir. Aynı anda hassas vuruşlar başlar, hedefler "kayıpsız" vurulur. ABD tarafında uçak kaybı düşünülmüyor. İran tarafında ise ağır ve rejim içi şok etkisi maksimum olacak etki sağlamak. İran'ın misilleme kapasitesi (füze salvo'su ve vekil saldırıları: üslere, karada ve denizde konuşlu kuvvetlere) başlangıçta yüksek olsa da, ABD'nin etkin ve hazırlıklı savunması (Aegis, THAAD) ve caydırıcılığı bunu sınırlı tutar. * Ek Baskı (48-96 Saat ve Sonrası): Vuruşlar devam eder, aynı zamanda mesaj iletilir: "Anlaşmayı kabul et veya daha kötüsü gelir." (Bu anlaşma “itaat” içeriklidir.) Fırsat hedeflerini vurulmaya devam edilir. Eğer beklenenden öte sürpriz hedefler ve direnç olursa bu süre devam eder. * İtaat Aşaması: Rejim, iç baskı (protestolar, ekonomik çöküş korkusu) ve ordunun (IRGC) morali kırıldığında müzakereye döner. Tam itaat: Sıfır zenginleştirme, füze sınırlaması, vekil desteğinin kesilmesi. **İran'ın Karşılığı ve Riskler** İran’lı yetkililerin yüksek perdeden tehditleri, beyanları, AI propaganda yayımları (swarm ve hipersonik zafer simülasyonları) ve psikolojik harp aracı olsa da bunlar sonuca yansımaz. Saldırı başladığında bunlar kısa sürede tükenir ve etkiyi derinleştiremez. İran güçleri gerçekte ABD'nin elektronik harp ve stand-off üstünlüğü karşısında sınırlı kalır. İran asimetrik misilleme (Hürmüz tacizi, vekil saldırıları, siber) yapabilir; ancak bu, rejimi daha da zayıflatır, yerlerini gösterirler ve vurulurlar. Risk: Misilleme bölgesel bir çatışmaya evrilirse (Hizbullah/İsrail çatışması, Husilerin ticaret gemilerine saldırıları gibi, cephe genişlerse) ABD'nin hesapladığı şekilde "sınırlı" kalması zorlaşır, hedef bölgelerini ve çeşitlerini arttırmak durumunda kalır. **Diğer Hususlar** ABD bu savaşı kendisi yapar. Ancak bu operasyona İsrail desteği çok yönlü gelir. ABD, böyle bir harekâtı, Avrupa, Ortadoğu ile MENA ve Hint-Pasifik’teki imkanlarını kullanarak gerçekleştirir. Koordinasyon kuvveti CENTCOM olacaktır. Avrupa’daki, Hint bölgesindeki ve ana kıtasındaki ABD üslerinden gerekli stratejik hava unsurları görev icra edebileceklerdir. Bu itibarla İran’a karşı (yaklaşık 10 bin km uzaktaki) ABD’nin stratejik, operatif, lojistik ve siber-uzay, bütün komutanlıklarının koordinasyon ve işbirliğini nasıl gerçekleştirecekleri de gözlemlenmesi gereken bir husustur. Yakın zamanda Güney Kıbrıs’taki askeri üslerine F-35 uçaklarını gönderen İngiltere var. İngiltere’nin ayrıca bölgede savaş gemileri de var. Bunlar her ne kadar sahada görünseler de İran hedeflerine nüfuz etmezler, sadece durumu gözlerler. Körfez Ülkeleri içindeki ABD askeri üsleri kullanılır. Kritik saha Basra Körfezi’dir. Bu saldırı süresinin uzun sürmemesi (en fazla 96 saat demem), aynı zamanda küresel petrol-gaz ihtiyaçlarının sekteye uğramamasıdır. Yine de beklenen savaş olur ise bu piyasalarda artış gözlenebileceğini söylemek gerekir. Rusya ve Çin gibi ülkeler, Birleşmiş Milletler’i devreye sokmaya çalışırlar. Ancak sonuç alınmaz. Kısa süreli bir operasyon, bu tür ABD’ye karşı diplomatik baskıları önlemek yönüyle de önemlidir. **Sonuç: İtaat mı, Yoksa Daha Ağır Bedel mi?** Bu strateji, Trump'ın "anlaşma yoksa kötü şeyler olur" yaklaşımının somut hali: Rejimi tasfiye etmeden, kapasitesini kalıcı olarak törpüleyerek itaate zorlamak. Başarı şansı yüksek, çünkü ABD'nin hava gücü, hassasiyet ve kayıpsız operasyon kabiliyeti eşsiz. Ancak (düşük olasılık) rejim "varlık-yokluk" ikilemiyle direnirse, sınırlı vuruş "daha geniş" bir aşamaya evrilebilir. Diplomasi hâlâ son şans; ama saatler işliyor! _***Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.**_ ABD İRAN sınırlı-darbe Gürsel Tokmakoğlu, Independent Türkçe için yazdı Gürsel Tokmakoğlu Cumartesi, Şubat 21, 2026 - 20:15 Main image: > <p>Fotoğraf: Reuters</p> TÜRKİYE'DEN SESLER Type: news SEO Title: ABD'nin İran'a karşı olası sınırlı-darbe stratejisi copyright Independentturkish:
22.02.2026 06:00 👍 0 🔁 0 💬 0 📌 0
Fakihlerin Allah algısı ile ariflerin Allah algısı Müslümanların birçok sorunları vardır. Bunlardan bir kısmı asıl, bir kısmı ise tali sorunlardır. İnanıyorum ki bizim asıl ve en derin sorunlarımızdan biri, “din kültürümüzdeki sorunlarımızdır.” Bilindiği gibi önce hastalığı teşhis edip sonra onu tedavi etmek gerekir. Şayet tabip hastalığı teşhis etmez ve onun sebeplerini bilmez ise, verdiği ilacın ve yapmak istediği tedavinin bir fayda vereceği düşünülemez. Din kültürümüzdeki en temel sorunumuz, “Dini düşüncedeki kutsallığın ne olduğu konusudur.” Din adamlarının bu kutsallıklarla ilgili verdikleri fetvalar ve beyan ettikleri görüşler, aklı donduruyor. İnsanın irade ve hürriyetini işlemez hale getiriyor. Onlara pranga vuruyor. İnsanların ilerlemesi ve kalamata doğru gitmesine engel oluyor. Maddi ve manevi, dünyevi ve ahlaki yönden geri kalmasına neden oluyor. Bunun ne olduğunu teşhis etmek için derinlemesine düşündüğümüzde, çok önemli bir nedeninin bulunduğunu görüyoruz. O da “kutsallık konusunun iyi anlaşılmamış oluşudur.” Evet, asıl kutsallık “Allah’tadır.” Kuran’ın da ifadesiyle “O, kuddüstür/kutsaldır.” (Haşr: 23) Kuran bu sıfatın Allah’a ait olduğunu söylüyor. Bu sıfattan zuhur eden teferruat (örneğin zaman, mekân, tarih, kitap, insan vs. nin kutsallığı) ise, asıl kutsal olan Allah’ın kutsiyetinin kendilerine yansıdığı şeylerdirler. Biz burada “asıl kutsal”ın üzerinde durmak istiyoruz. Yani Allah’ın zatı hususunda değil aslı hususunda konuşacağız. Bundan dolayı konunun başlığını şöyle koymayı uygun buldum: “Ariflerin Allah’ı ve Fakihlerin Allah’ı” Burada birkaç tane sorunun cevabını bulabilir isek, birçok Fer’i sorunlarımız da halledilmiş olacaktır. O sorular da şunlardır: 1. Ariflerin Allah’ı ile Fakihlerin Allah’ı arasındaki fark nedir? 2. Akılcılık, ahlak, hürriyet, vicdan, insan hakları ve insani değerlere saygı gösterenlerin Allah’ı nasıl bir Allah’tır? O Allah’ın sıfatları nelerdir? 3. Sünni ve Şii fakihlerin Allah’ı nasıl bir ilahtır ve sıfatları nelerden ibarettir? İşte inanıyorum ki şayet bu üç sorunun cevabini bulabilir isek, birçok sorunlarımızın da cevabını bulma imkanına sahip olacağız. Başka bir ifadeyle: Bizim asıl sorunumuz gelenekçi alimlerin bizleri kendisine inandırdıkları “ilah” tır. Daha açıkçası ariflerin ilahı ile gelenekçi alimlerin “ilahı” arasında büyükçe farklılıklar söz konusudur. Evet, Allah hakkında birçok tasavvurlar mevcuttur. Fakat biz, Allah’ın tek olmasıyla birlikte onun üç tane tasavvurundan söz edeceğiz. Söz konusu bu üç tasavvur, Hıristiyanların “üçlü ilah inancı” değildir. Biz Müslümanların üç düzeydeki ilah değerlendirmesidir. Müslümanların Allah hakkındaki birinci tasavvuru şöyledir: “Bu değerlendirmede Allah “Yaratıcıdır.” Buna “Yaratıcı Allah değerlendirmesi” denir. Yani Müslümanların tümü kâinatın bir “Yaratıcı” sının bulunduğunu kabul ederler. Hatta “Yaratıcı Allah” tasavvuruna müşrikler de dahildirler. Müşrikler ve dini bulunmayanlar da bu tasavvurda Müslümanlar ile ortak bir görüş içerisindedirler. Günümüz Batı insanları dini inkâr etmelerine rağmen evrenin bir güç tarafından var edildiğini kabul etmektedirler. Bu kesime “Deist” ve inandıkları ilaha da “filozofların ilahi” denir. Filozoflardan Aristo, bu ilaha “Muherriku’lEvvel/ ilk hareket ettirici güç” de der. Müslüman filozoflar ise bu ilaha “Vacibu’lVücud” (varlığı gerekli olan güç) demişlerdir. İşte Allah ile ilgili ilk tasavvur budur. Arifler de bu ilaha “HU” (O) derler, ama O’nun ne olduğunu söylemezler. Yalnızca O’nun; “insanları ve evreni yaratan bir güç” olduğunu söylerler. İkinci Allah tasavvurları da şöyledir: “Müslümanların bu İlah tasavvurları, peygamberlerin tasavvurlarının aynıdır. Peygamberler yalnızca “Yaratıcı Allah” üzerinde durmazlar, çünkü müşrikler de “Yaratıcı Allah’ın varlığına inanılar.” Nitekim Kuran onlardan şöyle haber veriyor: “Onlara (Müşriklere): “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye soracak olsan, elbette “Allah’tır” derler.” (Zümer :38) Fakat müşrikler, Allah’ın yaratıcı olduğuna iman etmekle birlikte, “şefaatçilerimizdir.” dedikleri “ilahları/putları” da vardı. Bundan dolayı, o putlarını Allah’a ortak koştukları için “müşrik” oluyorlardı” Fakat mülhit (inkârcı) değillerdi. Bu ikinci tasavvurdaki Allah’a, “Antropomorfik Allah” diyoruz. Yani Nebilerin anlattıkları Allah, insansımlaştırılmış ve insan sıfatlarına sahip edilmiş bir ilahtır. “Hubb”, “buğz”, “rahmet”, “intikam”, “işitme”, “görme” vs. gibi sıfatlar, tümüyle beşerî sıfatlardır. Birinci tasavvurdaki “Yaratıcı” Allah’ ta bu türden beşerî sıfatlar söz konusu değildir. Çünkü felsefi olarak Allah’ta duygu bulunmaz. Zira, duygular sürekli değişkenlik gösterir. Yine felsefi olarak “Allah aslı” nın mürekkep/terkipli olması da mümkün değildir. Yani Allah aslının sevgi, öfke, merhamet, zulüm vs. gibi değişken duygulara sahip olması da düşünülemez. Ve yine, sevgi ile öfkenin bir arada bulunması da mümkün olamaz. Dolayısıyla, felsefi açıdan Allah’ın bu gibi beşerî sıfatlarla donanmış olması düşünülemez. Fakat peygamberlerin tasavvurundaki Allah, birinci tasavvurdaki Yaratıcı ve filozofların Allah’ından daha sevimlidir. Diğer bir ifadeyle; insanların, peygamberlerin tasavvurlarındaki Allah’a dair sevgileri, filozofların tasavvurundaki “Yaratıcı” Allah’tan daha fazladır. Çünkü insanlar, filozofların tasavvurundaki Allah’a iman ettiklerinde, o Allah’tan sevgi, muhabbet, gazap, işitme, görme, merhamet etme vs. gibi durumları görmedikleri için, öyle bir Allah’ın insanlar arasında pek de ona rağbet edildiği görülmemektedir. Fakat peygamberlerin tarif ettikleri Allah, insanların zihinlerine en yakın olan Allah olduğu için, tüm insanlar ya da kahır çoğunluk bu Allah’a iman ettiler. Söz konusu bu Allah, hub/sevgi sıfatına sahip olup da bu sıfat üzerinden onları sevdiği için, onlar da o Allah’ı sevdiler. Ve yine bu Allah “hafız/koruyucu” sıfatına sahip olup o sıfat üzerinden inanları koruduğu, insanların dua etmeleri ile dua üzerinden onların sorunlarını hallettiği ve bu gibi özelliklere sahip olduğu için, insanlar da bu tarif içerisinde yer alan Allah’a iman ettiler. Peygamberlerin tarifindeki Allah’a “Rab Allah” denir. Filozofların tarifindeki Allah’a da “Yaratıcı Allah” denir. “Rab Allah”; kendine inanan insanların duasını kabul ediyor, onları koruyor, onlardan tehlikeleri gideriyor, onların düşmanlarından intikam alıyor vs. Bundan dolayıdır ki insanların çoğu bu Allah’ı seviyorlar ve bunun içindir ki bu inanış, insanlar arasında gelişip yaygınlaşmış oldu. Hıristiyanlarda da oğul İsa’ya olan sevgi ve ilgi daha fazladır, çünkü oğul ilah olan İsa da aynen kendileri gibidir, o da kendi duygularını yaşıyor ve o da onların sahip oldukları duygulara sahiptir. Oysaki baba İlah’ta duygu diye bir şey mevcut değildir. Özetlersek; insanlar arasında Allah’a dair üç tür tasavvur vardır. Bu tasavvurdaki Allah’a “Rab İlah” denir. Rab İlahı, fakihler gibi arifler de kabul ederler. O’nu kabul etmeyen, bir tek kabul filozoflardır. Üçüncü Allah tasavvurları da şöyledir: Müslümanların bu Allah tasavvuru, “müşerri/kanun koyucu” Allah tasavvurudur. Yani bu tasavvurdaki Allah, yalnızca Rab ve duygulara sahip olan Allah değil, aynı zamanda “kanun koyucu ve yasaları var eden Allah’tır.” Bu Allah, fakihlerin tasavvurundaki Allah’tır. Yani onlara göre bu Allah, “hükümleri belirleyen ve yasa koyan” Allah’tır. Tabi ki dini hükümler (kanunlar) olmalıdır ve insanların bu türden kanunlara da ihtiyaçları vardır. Fakat bu hususta fakihler ile arifler farklı düşünmekteler. Şöyle ki: “Birinci (yani Yaratıcı) Allah tasavvuruna göre, Allah bizden ayrıdır.” Yani O, Sema’da oturmuştur ve bizler de O’nun kulları olarak yeryüzünde varız. Bu tasavvur bize iki varlığın bulunduğundan haber veriyor; biri “kul”, diğeri de “Mevla.” Tabiatıyla burada ikilik otaya çıkmış oluyor. Yani burada insan, Allah’tan başka bir şey, Allah da insandan başka bir şeydir. Dolayısıyla burada iki farklı varlık söz konusudur. Fakat gerçek şu ki, birinci (yani Yaratıcı) Allah tasavvurunda ikilik söz konusu değildir. Söz konusu olan “Vahdet-i Vücut” (varlığın birliği) dir ve ariflerin de inancı budur.” Fakihler derler ki “Allah’tan başka İlah yoktur” sözünden kasıt, “Allah’tan başka mabut biri yoktur” fikridir. Arifler de der ki, o sözden kasıt, “Allah’tan başka varlık yoktur düşüncesidir.” İşte “vahdet-i vücut” budur. Bizler gerçekte Allah’ın mazharlarıyız (dışa yansımalarıyız), Allah bizlerin bâtıninde mevcuttur. Felsefi olarak da “illet ile malul” (sebep ile sonuç) birlik içerisindedirler. İlletin malulden ayrılması mümkün değildir. Bu söylediklerimiz filozoflar ile ariflerin ilk ihtilaflarıdır ve buradaki filozofların tasavvurundaki Allah, kesinlikle batıldır. Çünkü Allah ne göktedir ve ne de mahlukatından ayrıdır. Hatta Kuran, tüm mahlukatın “ayet” olduğunu söylüyor. Arifler “vahdet-i vücut” dediklerinde şunu kastediyorlar: “Evet, mahlukat mevcuttur ama, dış görünüşte böyledir, aslında mahlukatın hakikati Allah’tır.” Filozoflar hem Allah’ın var olduğunu hem de mevcudatın var olduğunu kabul etmekle gerçekte şirke düşmüşlerdir. Yani aslında filozoflar: “Allah da vardır bizler de varız” demek istiyorlar. Oysaki varlık tektir. Nitekim ariflerin imamı olan Cüneyd Bağdadi, ona gelip fakihlerin “Allah var iken onunla hiçbir şey yoktu” dediklerini söylediklerinde, Cüneyd şu cevabı vermiştir: “Şimdi de öyledir.” Yani şimdi de Allah, varlık olarak tektir, öncesi neydiyse şimdisi de odur. Misal olarak da “deniz ile dalgayı” örnek gösteriyor. Yani görünürde her ne kadar deniz ve dalga diye iki şeyden bahsetsek dahi, gerçekte dalga denizin kendisidir. Deniz ile dalganın arasında iki şeylik diye bir şey yoktur. Burada ne dalga denizden ayrıdır ve ne de deniz dalgadan ayrı bir şeydir. İşte irfan budur ve bu, bir düşüncenin derinliğinin göstergesidir. Allah tasavvurunun ikinci (yani Rab) türünde de arifler ile fakihler arasında önemli ihtilaflar mevcuttur. Fakihler de Allah’ta birtakım sıfatların var olduğunu söylerler, arifler de. Fakat sıfatların tertibinde ihtilaf ederler. Kuran’da ise sıfatların tertibi ile ilgili bilgiler mevcut değildir. Dolayısıyla, bu sıralamayı dinden değil akıldan almamız mümkündür. Allah’ın birçok sıfatlarının bulunduğundan söz edilir. Ben bunlardan yalnızca Allah’ın “Rahim, “Adil”, “Mevla” ve “Rab” gibi dört tane sıfatını ele alacağım. Fakihler bu sıfatları sıralarken, sünnet ve hiçbir şeye dayanarak bu sıfatları tertiplemiş değillerdir, yalnızca kendi akıllarına dayanarak bu sıralamayı gerçekleştirmişlerdir. Bu hususla ilgili fakihler üzerine basa basa şunu söylerler: “Allah’ın ilk sıfatı “Mevla’dır.” Böylece de sürekli bir şekilde Allah’ın “velayetinden/hakimiyetinden” söz edip dururlar. “Mevla” sıfatı bizlere ilahi teklifleri (yükümlülükleri) hatırlatıyor. Yani bizler kullarız, Mevla’dan sadır olan tüm tekliflere karşı kulun görevi, herhangi bir soru sormadan kayıtsız ve şartsız olarak o tekliflere/görevlere itaat etmesidir. Ayrıca tüm ilahi teklifler adildir. İslam dünyasının büyük çoğunluğunu oluşturan Eş’ari mezhebine mensup insanların inancı böyledir. Nitekim tüm Şii müçtehitleri de verdikleri fetvalarının tümünün adil olduğunu söylerler. Örneğin “miras”, “kısas”, “humus”, “Seyyitlerle ilgili hükümler” vs. bu fetvaların tümünün adil olduğunu yazmış oldukları ilmihallerde beyan etmişleridir. Adil olduğunun gerekçesini de şöyle açıklamışlardır: “Allah Mevla’dır. Mevla; kendi mülkünde tasarruf ediyor. Tüm varlıklar da Allah’ın mülküdür. Dolayısıyla da malikin mülkünde yaptığı tüm tasarruflar adildir. Zulüm değildir. Çünkü kendi mülkünde tasarruf ediyor başkasının mülkünde değil.” Görüldüğü üzere fakihler, Allah’ın mülkiyetini söyledikten sonra “adalet” ten söz ediyorlar. Bu vesileyle de adalet, Mevleviyet’ in (yöneticilik) tasarruflarından biri oluyor. Oysaki Allah’ın önce “Mevla” ve sonra da “adil” olduğunun Kuranî bir delili mevcut değildir. Şayet bu iki sıfatın yeri değiştirilse, yani önce Allah’ın “adil” sonra da “Mevla/yönetici” olduğunu söylemiş olur isek, işlerin hayli fazla değiştiğini görmüş oluruz. Sıfatların tertiplenmesinde Allah’ın önce “adil” olduğunu söylemek daha uygun olur kanaatindeyim, nitekim Sünni itikadi mezheplerden biri olan “Mutezile” ile Şii ekol “İmamiye” de bunun böyle olduğunu söylerler. Bunlar ve özellikle de Mutezile mezhebi “Hüsn-ü kubhü akli/Bir şeyin güzel ve çirkinliğinin aklen bilinmesi” diye bir usül/kaide koymuşlardır. Yani bunlar açısından akıl, zatı itibariyle bir şeyin “doğru”, “yanlış”, “adalet”, “zulüm”, “güzel” ve “çirkin” olduğunu anlayacak bir güçtedir. Sonra da şeriat gelip akıl ile mutabakat sağlamaktadır. Fakat şimdiki Şii fakihleri de Eş’ari olmuşlardır. Akılcı İmamiye ekolü öyle demesine rağmen, şimdiki İmamiye fakihleri amelen ve fetvalarıyla Eş’ari ekolüne uymuşlardır. Şimdiki dönemin akılcı Müslümanları insan haklarını savunurlarken, fakihler bunu reddediyorlar. Diyorlar ki bu haklar (insan hakları), efendiyle kölenin hukukudur. Şu dönemde bile mürteddin kanı mubah kılınmaktadır, cihat mubahtır, kadın ile erkek haklarının eşit olmaması mübahtır. Kadın ile erkek hukukta, şahitlikte, diyette eşit değillerdir. Örneğin birisi hırsızlık yaparken onu hem erkek hem de kadın görmüş olursa, tek başına erkeğin şahitliği kabul edilir ama kadınınki kabul edilmez. Oysaki Mutezile ve İmamiye ekolleri şunu vurguluyorlar: Allah önce adildir, zalim değildir. Bizler aklımız ile adaleti de zulmü de algılıyoruz. Bundan sonra da şer’i hükümler geliyor. Daha açıkçası biz şöyle bir iddiada bulunuyoruz: “Allah kâinatın ilahıdır. Şayet bir takım şer’i hükümler koyacaksa, bu hükümlerin kâinat ile uyum içerisinde bulunması gerekir. Yani erkeği yaratmış ise, onunla ilgili koyduğu yasalar da erkeğin ihtiyaçları ile münasip yasalar olmalıdır. Erkeği yaratıp, kadının teklifini/yükümlülüğünü ona vermez ve yine hayvanı yaratıp, ona insanın teklifini yüklemez.” Demek ki teşri ’de asıl olan tekvini alemdir. Yani yasalar keyfi olamaz. Örneğin namaz ve zekât vacip kılınmış ise bu, insanın keyfine bırakılmaz. Kuran da buna vurguda bulunuyor akıl da. Şeriatın bir hedefi olmalıdır. Örneğin şeriat gelip de evlilik veya yemek içmek haramdır diyemez. Çünkü acıkabilecek bir varlığa yiyeceğin helal olması gerekir. Nefes alıp vermek, su içmek helaldir diyemez. Bunlar hususunda yasa koyamaz. Çünkü bunlarsız hayat ve varlık olmaz. Örneğin “akil insanlar” devlet kurmanın toplum için vacip/gerekli olduğunu söylemişlerdir. İslam’dan (dinden) daha önce akil insanlar bunu söylemişleridir. (Tabi ki bu, akil insanların siretidir/davranış biçimidir. Yoksa akıl böyle bir şeyin gerekliliği hususunda bir şey söylememiştir.) Ama akil insanların bu düşüncesini din de onaylamış ve güzel olduğunu tasdiklemiştir. Devlet kurmak gereklidir ama, yöneticinin de adil olması şattır demiştir. Akıl da dinden önce yöneticinin adil olması gerektiğini söylemiştir. Çünkü devleti kurmadaki amaç, adaleti ihkak etmektir. Din de gelmiş aklın bu önerisini tastık etmiştir. Demek ki bu gibi meselelerde akıl her zaman dinden öne geçmiştir. Fakat kimi zaman “nefis”, “şehvet”, “şöhret” vs. aklı etkisi altına aldığında, din müdahalede bulunmuş ve onu adalete taraf sevk etmek için mücadele etmiştir. Dinin görevi ahlaki değerlere destek olmaktır, ahlaki değerleri tesis etmek değildir. Çünkü ahlaki değerler her zaman mevcuttur ve akıl da bunları idrak ediyordur. Fakat dinin vazifesi bunlara destek olup güçlendirmektir. Bu, ahlaki boyutlara karşı dinin görevidir. Fakat şayet fakihlerin söyledikleri gibi söylersek (yani Mevleviyetin/yöneticiliğin adaletten önde olduğunu kabul edersek), o taktirde tüm fetvalar ve dini hükümler “vacibu’litaat/uyulması kaçınılmaz” olur. Örneğin fakihlerce “kadının okula gitmesi haramdır” denildiğinde, artık iş bitmiş olur, çünkü Allah kendi mülkünde tasarruf etmiş oluyor. Bir kimse de fakihin görüşüne muhalif olur ise, artık o münafık, bidatçı ve cehennemlik olur. Böyle bir inanca sahip olanlar için ve “Mevleviyet/yöneticilik” sıfatını birinci sıraya koyanlar için, artık özgürlüğe gerek yoktur. Çünkü insan köledir. Keşke insanları Allah’a köle etmekle yetinseydiler. Allah bizzat gelip bu fetvaları beyan etmediğine ve fakihler tarafından Allah adına bu fetvalar verildiğine göre, demek ki insanlar gerçekte fakih ve Sultanların kölesi oluyorlar. Böyle bir düşünce ise, insanın kendini bütünüyle diktatörlüğe atamasına ve dini ideolojileştirmesine sebep olmaktadır. Böyle bir düşünce sonrasında insan, “beyaz insana dönüşmekte” ve körü körüne taklitçi olmaktadır. Aynen bir erin komutanına itaat ettiği gibi, kendine söylenene itaat edip onu kayıtsız ve şartsız olarak icra etmektedir. Bu, hayli sakat bir durumdur. Müslüman toplulukların gerçeği de bundan ibarettir. Müslümanlarda artık neredeyse “irade” yok gibidir. Akıl dondurulmuştur. Yukarıdakilere mutlak itaat vardır. Din ideolojileştirilmiştir. Bunların tümünden daha tehlikeli olanı ise, “kesinliğin” dogmatikleştirilmesidir. “Dogmatik”; “yakin” anlamına gelir. “Yakin” ile “kesin” birbirinden farklı şeylerdir. Her kes “yakinliği” sever. Örneğin adam kendisine bomba bağlayıp intihar ediyor. Bir okulda, camide ya da kalabalık bir yerde hem kendi ölüyor hem de kendisiyle birlikte birçok insanlar ölüyor. Bu eylemin sonunda da Resulullah’ın yanına Cennete gideceğine inanıyor. Bu türden bir intihar eylemi, insanın “yakin” ettiği bir durumda ancak gerçekleşir. Fakat bu, doğru bir “yakinlik” değildir, bununki “kesinliktir.” Farkları şudur: “kesinlik”, “yakinliğin” özü değil, onun tahayyülüdür. Ve bu türden yakinler “telkin” ile oluşur. Örneğin o insana uzunca bir zaman onun hak, karşısındakinin batıl olduğu ve batıl ehlini öldürdüğü taktirde de kesinlikle Cennete gideceği ona telkin edilmiştir. İşte bu, “vehmedilmiş/hayali kurulmuş” yakindir. “Müşerii/kanun koyucu” Allah tasavvuruna da şöyle bir itiraz vardır: Allah’ın “müşerri/kanun koyucu” olduğu tasavvur edildiğinde, ilk baştan itibaren bu tasavvur biçimi hatayla iç içe oluyor. Ve “mutlak Allah” tan “müfarik/farklı” Allah’a geçilmiş oluyor. Şöyle ki: “Dini hükümler Kuran ve sünnetten elde edilir. 1400 yıl önceden gelen Kuran için elbette ki müfessir ve fakihlere ihtiyaç duyulur. Onlar bu hükümleri Kuran ve Sünnetten çıkarıp halka veriyorlar. Şu anda şayet Nebi hayatta olsaydı bu durum (Kuran’dan hüküm çıkarıp halka vermek) olabilirdi ve makbuldü de. Fakat fakih ve müfessirlerin Kuran ve Sünnetten elde ettikleri şimdiki dini hükümler, dışarıdakilerin Kuran ve Sünnetten elde ettikleri dini hükümlerdir. Oysaki Yaratıcı Rabbin koyduğu kanun ve hükümler, insanın içerisine/batınine yerleştirilmiş ahlaki hükümlerdir, insanın haricinde olan hükümler değillerdir. Yani insan ile iç içe olan hükümlerdirler. İşte ahlak yasaları bunlardır. Örneğin “hırsızlık”, “hile”, “zulüm” vs. gibi şeylerin haram oluşu, “ihsanda bulunmak”, “mazluma yardım” ve “zulüm ile mücadele etme” gibi şeylerin güzel oluşu gibi yasaların tümü de Allah’tandır. Bu yasaların Allah’ın dini hükümleri oluşunun alameti de bu hükümlerin insanın içinden gelmesidir. Çünkü insan, sürekli Allah ile irtibat içerisindedir. Bundan dolayıdır ki sürekli bir şekilde vicdana vurgu yapılıyor. Vicdan; sizlerin içindeki Allah’ın sesidir. Bir şeyin Allah’ın hükmü olup olmadığını, vicdanımızı dinleyip oradan elde etmiş olacağız. Nitekim bir hadiste şöyle buyurulmuştur: “İnsanlar fetvasını sana bildirseler de sen yine de kalbine sor ve fetvayı oradan al.” “Teşrii/kanun koyucu Allah” tasavvuruna gelince, şunu söylemek mümkündür: “Fakihlerin Allah’ı farklı bir ilahtır. Verdikleri dinî hükümler, O’nun verdiği hükümlerden ayrıdır. Şayet verdikleri hükümler, tasavvur ettikleri Allah ile aynı olursa, insanın ihtiyaçları ile o hükümlerin ve dolayısıyla da Allah’ın bir araya gelmeleri mümkün olamaz. Zira fakihlerin verdikleri fetvalar (belirledikleri hükümler.), hem insanların vicdan ve günümüzdeki zihinsel yapılarından ayrıdırlar ve hem de eksiktirler. Fakihlerin vermiş oldukları bu fetvalar ile bin yıl önceki sorunlar bir araya gelebiliyordu, fakat şu dönemde mümkün gözükmüyor. Yani günümüzdeki fakihlerin içtihat yapıp ortaya koydukları hükümler, asrın sorunlarıyla uyum sağlamıyor, çünkü bu hükümler, sorunları halletmede yetersiz kalıyor. Fakat “ahlaki ilah” (yani ilahi vicdan ile bir arada olan ve yine bizimle irtibatlı ve iç içe olan ilah), sürekli bizlerle beraber olduğu için onun hükümleri hem bizlerle hem de içerisindeki asırla uyum içerisindedir. Allah her zamanda olduğu gibi şimdi de mevcuttur. Fakat fakihlerin ilahı önceden mevcut idi. Dinî hükümlerin/kanunların ilahı olan “Müşerri ilah”, 1400 yıl öncesinde vardı. Fakat şimdi teşrii kanunlar kesilmiştir. Eldeki yasalar da 1400 yıl öncesinin yasaları olduğu için hayat ile uyum içerisinde olamıyorlar. Fakat “Rab ilah” (yani ahlaki ve vicdani düşüncedeki Allah), her zaman var olduğu gibi şimdi de var olduğundan ve yine sürekli bizlerle irtibat içerisinde bulunduğundan, onun kanun ve hükümleri de her zaman olduğu gibi şimdi de insanlar ile uyum içerisindedir. Fakat fakihler bu ilahı dondurdular. Ölü bir ilaha tabi oldular. Daha açıkçası ölü bir şeriat hükümleri ile, ölen bir ilaha uydular. Günümüzde cihadın hükümlerinden bahseden bir fakih var mıdır? Fayız ve köle yasalarından kim söz ediyor? Şu dönemde kim demokrasinin diktatörlükten üstün olduğunu söyleyebiliyor? Özgürlüklerden, kafir insan ve vatandaşlık haklarından söz eden niçin yoktur? Bunların tümü de önemli konulardır. Bu konuların tümü de eskisinden hayli değişmişlerdir. Şu andaki adalet bile eskideki adalet anlayışından farklılaşmıştır. Ve yine özgürlük anlayışları da değişmiştir. Sonuçta diyebiliriz ki arifler, fakihlerin “ilah tasavvurları” ile şu üç hususta farklıdırlar: 1-Fakihler “Yaratıcı Allah” ile yaratılanlar arasında mesafe koyarken, arifler Yaratan ile yaratılanın “vahdet-i vücut/tek varlık” içerisinde olduğuna iman ederler. 2-Fakihler “Rab Allah’a” insan sıfatlarını intisap ederek onları da insansımlaştırken, arifler “mutlak Allah’ta” sıfatların olmayacağını kabul ederler. 3-Fakihler “müşerri Allah’a” iman ederken, yine yasa ve kanunların dışarıdan insana etki ettiğini ve “mevleviyetin” Allah’ın ilk sıfatı olması hasebiyle O’nun koyduğu tüm hükümlerin “adil hükümler” olduğunu öne sürerken, arifler hüküm ve yasaların dıştan değil insanın içinden bir “ahlaki yasalar” olarak mevcut olduğuna iman ederler. Daha açıkçası Fakihlerin ilahı kulların ilahıdır, ariflerin ilahı ise, hürlerin ilahıdır. Ariflerin ilahı, insanlar ile yekvücut olan ve onları içerisinden harekete geçiren, sürekli hayır işlere davet edip şerden nehiy eden bir ilahtır. Nitekim Kuran şöyle diyor: “Ant olsun nefse ve onu yaratıp düzenleyene, sonra ona kötülük ve iyiliğini ilham edene.” (Şems: 7-8) Fakihler açısından insanın aklı ve vicdanı ile yetinmesi onlar için bir tehlike arz etmektedir. Çükü onlar diyor ki, mademki akıl ve vicdanınızla yetineceksiniz, o taktirde niçin bizi taklit ediyorsunuz? Niçin bize “humus/mali vergi” veriyorsunuz? Fakihler konumlarını kaybetme korkusuyla insanların cahil kalmalarını, kendi düşüncelerinde cahilliklerini kabul etmelerini, kendilerini kul olarak görmelerini, dolayısıyla da mutlak anlamda itaatkâr olmalarını istiyorlar. Onların hür insanlar olmalarını istemiyorlar. Çünkü hür olmayan ve kul olan insanın sürekli önünde bir Mevla’sı olur. Fakihlere denilse ki, sizin din ile kullar arasında aracı olmanızdaki amacınız nedir? Allah ile kulları arasında peygamberler aracılık yaparken, size “gidin aracılık edin” düsturunu kim verdi? Fakihlerin ilk baştan böyle olacakları belliydi. Çünkü fıkhın temelini, “aracılık edecekleri üzere atmışlardı.” Allah’ın ayrı ve semada olduğunu, biz kullarının da yer yüzünde bulunduğunu, semaya çıkıp bu fetvaları alamayacağımıza göre, o taktirde bunları Kuran ve sünnetten almalıyız ve bu şekilde de sizler ile din arasında aracılık yapmalıyız dediler. Açıkçası bu, aklı dondurmaktır. Artık akıl buralara müdahale edemiyor. Yani fakihler Kuran ve Sünneti aklın yerine ve ondan bedel olarak almış oluyorlar. Halka Kuran ve Sünnet deyince, akıl devre dışı kalıyor. Hatta Kuran ve Sünnet asıl olsa bile, peki bunları aklın dışında başka bir şeyle mi anlayacağız? Şu anda iki yüzün üzerinde Kur’an tefsiri vardır, peki bunların “rivaî”, “beyanî”, “sosyolojik”, “felsefî”, “tarihî” vs. tefsirler olduklarını neyle anlayacağız? İnsanları Kuran ve Sünnet ile korkutuyorlar. Kuran ve Sünnet dediklerinde halk dona kalıyor. Akıllarını çalışmaz hale getiriyorlar. “Akıl nedir ki, akıl hata yapabilir” diyor ve bu şekilde de insanları ödlekleştiriyorlar. Peki “sen aklın ile Kuran ve Sünneti anlar isen o sana helal oluyor da insanlar neden onları akıllarıyla anlamak istediklerinde onlara haram oluyor?” Kuran ve Sünnet, akıl olmaksızın dinin kaynağı olamazlar. Çünkü Kuran ve Sünnet akla nispeten, gölge konumundalar. Işığa nispeten göz konumundalar. Göz olmadığı taktirde ışığı görmek mümkün olamaz. Kör bir insanın ışığı görmesi mümkün olmadığı gibi, aklı olmayan birinin de Kuran ve Sünneti anlaması mümkün değildir. Görmek iki tarafın varlığıyla gerçekleşir; biri göz diğeri de ışık. Yalnızca ışığın olması yeterli değildir. Görmek aynen anlamak gibidir. Anlamak da iki taraflıdır; akıl anlar, karşısındaki nas da anlaşılır. Aklı dondurmak (işlevsiz kılmak), nassı dondurmaktır. Bundan dolayıdır ki Müslümanlar hem durgunlaşmış hem de akılları donmuştur. Müslümanlar akıllarını dondurmakla ellerindeki nasları da dondurmuşlardır. Akıl hareketli ve canlı olursa, nas da hareketli ve canlı olur. İşte akılcılığı önemsememiz bunun içindir. Hatta nasları anlamakta da akılcı olmak gerekir gelenekçi değil. Şimdi de fakihlerin din ile insan (yaratılış) arasındaki uyumsuzluklarını ele alalım. Konunun kısadan anlaşılması için bir örnek vereceğim. Çünkü bu konu hayli uzun ve genişçedir. İnsan denilen bu varlık, beş boyutlu bir varlıktır. Bu boyutların beşi de tekvini (yaratışsal) olarak insanda mevcuttur. Yani insan fıtratına yerleştirilmiştir. Birinci boyut; insandaki kulluğa dair sevgi boyutudur. Yani insan anne babasını, evlat ve yakınlarını sever. Büyüklerine saygı ve itaatte bulunur. Aynı şekilde insan mabuduna ve onun kutsallığına karşı da düşkün bir varlıktır. Diğer bir ifadeyle; Her insanda birilerini ya da bir şeyleri kutsama özelliği (boyutu) vardır. Kimisi Marx’ı kutsar, ötekisi Hitleri, başka biri Buda’yı, birisi vatanı veya Atatürk’ü, başkası belirli ideolojiyi vs. Kısacası insanın yalnızca Allah’ı kutsaması gerekmez. İnsan oğlu bir şeyi sevip onu kutsadığı zaman, kutsadığı o şey uğrunda canını dahi veriyor. Demek ki kutsama, belirli bir şey için değildir, insanda fıtrî olarak var olan bir şeydir. İkinci boyut; insanın sosyal bir varlık olma boyutudur. Yani insan, yaratılışı itibarıyla toplumsal bir varlıktır. Yakınlarını ve ailesini sever, evlat sahibi olur, arkadaşlar edinir, yalnız başına yaşamaz vs. Dinin de gelip onun bu fıtrî durumunu onaylaması gerekir. Din, hiçbir zaman; “insanın topluca yaşaması iyi değildir, gidip dağlarda, ormanlarda, mağaralarda yaşaması lazımdır vs.” demeye hakkı yoktur. Allah da şimdiye kadar öyle bir din göndermemiştir. Yani Allah fıtrî olarak insanı sosyal bir varlık olarak yarattığına göre, dinî yasaları da onun bu durumunu teyit edecek bir şekilde tasarlaması gerekir. Bunun tersi olan yasaları asla göndermez. Nitekim Decart da şöyle der: “Şayet dinin yasaları aklın zıddına olursa, o taktirde o Allah, hayali bir ilah olur.” Yani şunu demek istiyor: “Allah insana hem akıl verecek hem de o aklın zıddına olacak yasalar gönderecek, bu asla mümkün değildir. Böyle bir durumda o Allah’a denilmezmi ki “Ey Allah. Sen mademki aklın zıddına olan o yasaları gönderecektin, o taktirde o aklı niçin verdin?” Yani akıl bize 1X1=2 eder diyecek, şeriatte gelip bize 1X1=5 eder diyecektir, peki bu olur mu? Üçüncü boyutu; insanın cemali (güzelliği) sevme boyutudur. Tüm insanlar güzelliği ve güzel olan her şeyi severler. Çünkü Allah insanın fıtratına güzeli ve güzellikleri sevmeyi yerleştirmiştir. Dolayısıyla Allah’ın fıtrata yerleştirdiği bu hususiyeti, dinin gelip de sakıncalı görmesi olacak şey değildir. Dördüncü boyutu; insanda var olan hürriyet boyutudur. Yani insan zati itibarıyla hür yaratılmıştır. Dinin gelip de insanı kulluğa zorlaması mümkün değildir. Kulluk hürriyeti yok eder. Beşinci boyutu; insanın akılcılığıdır. Akıl; dediğimiz gibidir. Dinin gelip de akıl ile muhalefet edecek ve aklı devre dışı bırakacak kanunlar koyması mümkün değildir. İlme ve mantık kuralarına muhalefet edecek bir dini yasa asla olamaz. Bu beş boyut ile ilgili örnekleri verdikten sonra, şimdi tekrar bu boyutları ele alıp biraz olsun genişlemesine incelemeğe çalışacağız. Birinci boyutta kudsiyet ve mabud’a ibadetten örnek vermiştik. Şunu söylemem gerekir ki, fakihlerin anlayışındaki ibadet ile ariflerin anlayışındaki ibadet birbirinden farklı şeylerdir. Fakihlerin algısındaki ibadetin içerisine “korku” yerleştirilmiştir. Yani onlar tarafından yapılan ibadetler, korkudan yapılan ibadetlerdir. Bunların algısındaki ibadetler, “Allah”, “cehennem”, “toplum” vs. korkusu üzerine yapılan ibadetlerdir. Örneğin kadınların örtündüklerini görüyoruz. Bunların %90’ı Allah için örtünmüyor, toplumsal baskıdan korktukları için örtünüyorlar. Namaz kılanlar ve zekât verenler de öyle. Şayet Cehennem olmasaydı, acaba kaç kişi bu amelleri yerine getirmiş olurdu? İşte bu türden ibadetler, “zayıf” ibadetlerdir. Fakat ariflerin ibadetleri böyle değildir. Onların ibadetleri sevgi üzerine kurulu bir ibadettir. Yani birisi namazı seviyor ise kılar, sevmez ise kılmaz. Allah’a aşık ise ona ibadet eder, değilse etmez. Sevgiye dayalı olmayan ve istek dışı kılınan namaz, “Şeytanî bir namazdır.” İnsanların korkusundan ve kerhen kılınan bir namazdır. Oysaki namaz; ruhun gıdasıdır, nasıl yemek bedenin gıdası ise, namaz da ruhun gıdasıdır. Tabiplerin tümü şöyle derler: “İştahınız yoksa ve aç değilseniz yemek yemeyiniz. O yemek size zarar verir.” Namaz da öyledir, isteğiniz yoksa kılmamalısınız. Ayrıca korku üzerine namazını kılan adam, Allah’ın hakkını ödediğini ve üzerine düşen gerekli görevini yerine getirdiğini zannediyor. Nitekim rivayetlerde de Resulullah’ın şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Nice oruç tutanlar vardır ki, orucundan onlara kalan sadece açlıktır. Nice namaz kılanlar vardır ki, onların bundan hisseleri ancak yorgunluktur.” İşte bu türden insanların oruç ve namazlarına itibar edilmez. Yani bunların hiç birisinin faydası olmadığı gibi, bunları yapan insan, mütedeyyin ve hayırlı biri olduğunu düşünerek, Allah’ın kendisinden razı olduğu zannına kapılarak, ahlakını zayıflatıyor. Artık ahlaklı olmaya özen göstermiyor. Dini inkâr edenlerin inkarcılıklarını incelediğimizde nedeninin, dindar gözükenler olduğunu görmekteyiz. Yani inkarcılar, gerçekte dindar gözüküp hiç de öyle olmayanların ilahlarını inkâr etmektedirler, gerçek Allah’ı değil. Onlar (inkarcılar), gerçekte insanlıkları güçlü olduğu için “inkârcı” olmuşlardır. Çünkü bakıyorlar ki şu din adına terör estirenler, Allah’ın adıyla insanların kafalarını kesiyorlar. Tabiatıyla da buna bakıp inkârcı oluyorlar. Aslında o türden insanları “inkârcı” yapan şey, şehvet ve nefis değil de onların insanlığıdır. Sözde dindarları “dindar” yapan ise, onların şehvet ve nefisleridir. Çünkü onlar Cennete gitmek, hurilere sahip olup şehvetlerini tatmin etmek, hayvani lezzetler elde etme düşüncesiyle dindar olmuşlardır. Diğer yönden de Cehennem ateşinden ve toplumsal korkudan dindar olma yoluna gitmişlerdir. İşte ibadeti ilahi aşk üzere yerine getirmek lazım. Halkın korkusu ya da cennet ve hurilere göz dikmekle değil. Ancak bu türden (aşk üzerinden) yapılan ibadet bizleri insan eder ve nefsimizin esaretinden kurtarır. Bu türden bir namaz, insanın maneviyatını geliştirir. Oysaki korku üzerine kılınan namazın hiçbir etkisi olmaz. Fakihlerin diğer bir hataları, verdikleri kimi fetvalarla toplumsal tefrikanın yaratılmasına vesile olmalarıdır. Örneğin fakihler bir Müslümanın bir Hristiyan ile evlenmesinin haram olduğuna fetva verirler. Ya da örneğin bir kadın ile erkek evlidirler, fakat bunlardan birisi namaz, oruç, hac, humus gibi hükümlerden birini inkâr ediyorsa ya da ateist ise, onları birbirinden boşayıp ayırıyorlar. “Bu inkarcıdan boşanman gerek, onunla evli kalman haramdır” diye baskı yapıyorlar. Fakat arifler şöyle derler; şayet o karı ile koca arasında muhabbet varsa ve birbirlerini seviyorlarsa, onların o evlilikleri helaldir. Müslüman Hristiyan’dan ve Hristiyan da Müslümandan kız alabilir. Arifler açısından bunda hiçbir sorun yoktur. Kısacası ariflere göre kadın ile erkeğin birleşmesini ve evlilik hayatını kurmasını gerçekleştiren şey “sevgidir.” Fakat fakihler açısından iş böyle değildir. İnsanda var olan beş boyuttan birinin de “cemal/güzellik” boyutu olduğunu söylemiştik. Fakihler açısından müzik, güzel sanatlar vs. haramdır. Bundan dolayı da şu anda “güzellikler” kaybolup gitmiştir. Müslümanlar arasında güzelliğe dair bir sevgi ve ilgi yoktur. Aslında Müslümanlar arasında “sevgi” diye de bir şey yoktur. Tüm sevgiler, kerihten ibarettir (yani suni ve gösteriştir.) Kürsülerdeki hitabette bulunan tüm mollalar, “Ehl-i Beyt”in sevgisinden söz edip dururlar. Fakat onların sevgisinden o denli bahsedenlerde bile, gerçekte Ehl-i Beyt sevgisini göremezsiniz. Çünkü gerçekten Ehl-i Beyti sevseydiler, “seven sevdiğine itaat eder” kaidesi gereği, onlar da Ehl-i Beytin yaşattığı yolun aynısını yaşatmış olurlardı. Bakıyorsunuz ki Mollaların Ehl-i Beyti sevmelerinin nedeni onlara uymaları için değildir, onlara muhalif olanlardan ikrah ettikleri içindir. Yani Ehl-i Beyt’e muhabbetleri, Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Aişe’ye muhalefetlerinden dolayıdır. “Teberrisiz tevelli olmaz” dedikleri dini kılıf işte budur. Biz de diyoruz ki, Eyvallah. İmam Ali haktır. Onun hak oluşu peygamber kızı Zehra’nın eşi ve peygamberin damadı oluşu için değildir. Hakkın Ali’de tecessüm ettiği için biz onu sevmeliyiz. Yani imam Ali’yi şahsından dolayı sevmemeliyiz, onu adil, temiz, takvalı ve dürüst olduğu için sevmeliyiz. İmam Hüseyin’i de güçsüz bırakılmış mazlumların hakkını savunma yolunda öldüğü için seviyoruz. Demek ki asıl olan şahıslar değil değerlerdir. Hakkın zahir olduğu dönemler olduğu gibi, batılın da zahir olduğu dönemler vardır. İmam Hüseyin döneminde hakkın mazharı Hüseyin’di, batılın mazharı da Yezit idi. Fakat sadece tarihtekiler değil, her zaman ve her dönemdeki hakkın mazharlarını sevip batılın mazharlarından da nefret etmemiz gerek. Bir tek Hüseyin dönemindeki batılın mazharına düşman olup kendi döneminizdekilere dost olamazsınız. Fakat şimdiki kimi Ehl-i Beyt mektebine mensup din adamları diyorlar ki, Ehl-i Beyt’i seviyor isen, onların muhaliflerine (yani halifelere) lanet okuyacaksın. Böyle yapar isen, kesinlikle Cennettesin. (İşte bu şekilde Allah adına hüküm veriyorlar.) Şimdiki fakihler güzellikleri öldürdükleri gibi özgürlükleri de öldürmüşlerdir. Örneğin hamama giderken önünüze on tane hüküm koyuyorlar. Şöyle edeceksin böyle etmeyeceksin vs.. Hanımının yatağına giderken bir sürü hükümler koyuyorlar. Tuvalete giderken öyle, yemek yerken, su içerken, boy abdesti alırken, evden dışarı çıkarken, eve girerken, arabaya binerken, arabadan inerken vs. tüm özgürlüklerini elinden alıyorlar. Acaba bu hükümler insanları köle yapmaktan başka nasıl bir netice verebilir ki? Daha açıkçası; fakihlerin ortaya attıkları dini hükümlerin sonucu, insanı kul ve köle ediyor o kadar. Fakat ariflerin “ahlaki hükümleri”, insana özgürlük bahşediyor. Arifler der ki, şayet sen özgür iradenle bu hayır işleri gerçekleştirir isen, senin için ödül vardır. Fakat kerhen ya da icbaren yapar isen, hiçbir ecri olmadığı gibi doğru da değildir. İnsan ariflerin hükmü ile hareket eder ise, o taktirde “salih insan” oluverir. Şayet fakihlerin hükmü ile hareket eder ise “kul/köle insan” olur. Aynen tirenin rayda yürümesi gibi yürür. Onda asla hür bir irade olmaz. O, rayları takip etme mecburiyetinde kalır. Fakat araba öyle değildir. Hürdür, istediği yoldan istediği tarafa gidebilir. Fakihlerin hükümleri (tabi ki Allah’ın hükümlerini kastetmiyorum.) öyledir. İnsanı köle etmekten öteye hiçbir işe yaramıyor. İnsandaki yaratıcılık kabiliyetini öldürüyor. Yani özgürlük; yaratıcılığı gerektirir. Batı topluluklarının bu denli yaratıcı olmalarının nedeni, özgür oluşlarıdır. Peki elli küsür Müslüman ülke vardır, acaba bunların yaratıcılığı var mıdır? Milyonlarca alimleri, kitap vs. leri vardır, bunlara rağmen bunlar neyi icat etmiş ve nelerin mucidi olmuşlardır? Batı toplulukları yalnızca sanayi ve teknolojiyi değil, hatta bizim yiyip içtiklerimizi ve giyim gibi yaşam araç ve gereçlerimizin birçoğunu da temin etmekteler. Müslüman ümmetin tek ürettikleri şey ise “boş laflardan ibarettir.” Maalesef “İslami üretim yalnızca bu olmuştur.” İşte fakihler ile ariflerin farkı şudur: Fakihler sürekli “kul insan” dan söz eder ve onu sürekli kullaştırırlar. Arifler ise insanın “Allah’ın halifesi” olduğundan bahsedip onu özgürleştirirler ve insanın halife olduğunu söylerler. Onlara denilebilir ki “siz fakihler niçin hep kullukla ilgili ayetlerin peşince gidiyorsunuz da insanın halife olduğunu beyan eden ayetlerin peşince gitmiyorsunuz? Kuran insanın “Allah’ın yer yüzündeki halifesi olduğundan bahsediyor.” Niçin onun halifeliğine değil de kulluğuna vurgu yapıyorsunuz?” Fakihler, insanın diğer bir ismi olan “Allah’ın halifesi” ismini söylemekten bile korkuyorlar, çünkü halife, kul gibi değildir. “Halife” demek, yani Allah gibi onun da istediğini yapmada hür olduğu demektir. Bir şeyi yaptığında özgürce yapması demektir. Diğer bir ifadeyle, “bir şeyi yaparken toplumsal baskı, isteksizce ve korku üzerinden değil de Allah rızası için yapması ve O’nun razı olmadığı şekilde yapmaması demektir.” İnsandaki beş boyutun birinin de “akılcılık” boyutu olduğunu söyledik. Yani insan “siyasi”, “iktisadi”, “kültürel”, “toplumsal”, “sanatsal”, “edebi” vb. tüm işlerini akıl üzerinden yürüten bir varlıktır. Allah aklı, işlerini yürütmesi için insana lütfetmiştir. Bizler “hayrın”, “sevginin”, “güzelliğin”, “özgürlüğün” ve “aklın” ilahına inanmalıyız. Tüm sorunlarımızı çözecek tek ilah budur. Bizim ilahımız, başkalarını sevmemizi dileyen ilah olmalıdır. Fakat fakihlerin ilahı, insanlara “cehaleti”, “kulluğu”, “zulmü”, “dogmatizmi” ve “diğerlerinden nefret etmeyi” yerleştiriyor. Elbette ki akıl da tek başına yeterli değildir. Yani insanda iki şey vardır; biri akıl diğeri duygular. Duygular akıldan daha önemlidir. Akıl mürşit (yol gösteren)dir. Duygular muharrik (harekete geçiren) dir. Bunlar, bir arabadaki direksiyon ile motor gibidirler. Önemli olan duyguları sıralamaktır. Örneğin “vicdanı” ilk başa yerleştirmektir. Özellikle de Müslümanlardaki vicdan hayli zayıflamıştır. Vicdanı Müslümanlar arasında yeniden ihya etmek kaçınılmazdır. Bu duyguları harekete geçirmede dinin etkisi gerçekten fazladır. Özellikle de dinin vicdan üzerindeki etkisi inkâr edilemez. Fakat her şeyi dinden (Kuran’dan) almak da mümkün değildir. Çünkü Kuran’daki hükümlerin bir kısmı nazil olduğu zamana aittir. Fakihler ile müfessirlerin hataları da buradadır. Bunlar Kuran’ı Arap’ın anladığı şekilde tefsir ediyorlar. Bu da hatadır. Zira Araplar Kuran’ı kendi kültürlerinde olduğu üzere anlarlar. Yani kendileriyle uyuşacak bir biçimde anlarlar. Şu anda Kuran’da yer alan hükümlerin bir kısmı bizim içerisinde bulunduğumuz asrın kültürüyle uyum sağlamıyor. Bir örnek verirsek şu ayeti gösterebiliriz: “Allah’a ve ahiret gününe inanan bir topluluğu, Allah’ın ve peygamberin sınırlarına aykırı hareket edip onlara karşı gelen birisini sever bulamazsın ve isterse onlar, babaları yahut oğulları yahut kardeşleri yahut da aşiretleri olsun.” (Mücadele: 22) Bu ayetin hükmü gereği örneğin bir Müslümanın babası ateist ya da sosyalist veya şovenist olursa, oğlu onunla düşman olur. Bu türden hüküm ve teklifler, sila-i rahim olanlarla irtibatı da kestirir. Etrafla irtibatı kestirmedeki amaç ise, insanın, nassın içerisinde boğulup kalmasını sağlamaktır. Din böyle bir şeyi nasıl yapabilir ki? Din şudur: Bizler ihtiyaç duyduğumuz şeyleri ondan almalıyız, diğer şeyleri de kendi zamanına terk etmeliyiz. Örneğin buna şu ayeti örnek gösterebiliriz. Kuran, Kureyş suresinde şöyle der: “Kureyş’in birbirleriyle kaynaşması. Birbirleriyle kaynaşıp kış ve yaz yolculuklarını yapabilmeleri için (Allah fil sahiplerini cezalandırdı.) Öyleyse kendilerini açlıktan koruyup doyuran ve korkudan kurtarıp güvenliğe kavuşturan bu evin Rabbine kulluk etsinler.” (Kuryş Suresi: 1-5) Bu surenin tamamına baktığımızda, bundan bizim dönemimizde istifade etmemiz mümkün değildir. Artık ne Kureyş vardır ve ne de onların yaz-kış ticaretleri kalmıştır. Hepsi de yok olup gitmiştir artık. Fakat ayetleri lafzi olarak değil de “bil mana/manevi/kültürel” anlamda tefsir eder isek, lafızdaki “Kureyş” in anlamı belli olmasıyla birlikte, arifler lafza dikkat etmez, kelimenin içeriğine bakarlar. Böyle bir durumda ancak bu sureyi nazil olduğu dönemden alıp her döneme taşıyabiliriz. Örneğin zalim bir yöneticinin bir ülkenin başına musallat olduğu bir dönemde, Allah bize bu surenin üzerinden şunu söyleyebilir: “Ey falan ülkenin halkı. Allah sizi bu zalimin zulmünden korumak için sizlerin kalplerini birbiriyle ısındırmadı mı? Yaz kış size ticaret yaptırıp sizleri açlık ve susuzluktan kurtarmadı mı?” Tabi ki Allah direkt olarak nazil olup ya da melekler gönderip insanları kurtaracak değildir. İşte arifler bir ayeti ya da bir sureyi ele alıp onun üzerinden konulara bakmıyorlar, Kuran’ın tümünü nazara alarak onu tefsir ediyor ve lafza önem vermiyorlar. Şayet lafızlar üzerinden yola çıkarsak, örneğin Kuran’da İbrahim peygamberin oğlunu kesmek istediğini görürüz. Bu taktirde böyle bir tefsir çok büyük tehlikelerin ortaya çıkmasıyla sonuçlanır ve terörist yetiştirir. Yani İbrahim peygamber teröristlerin başı olur. Şayet nassı lafız olarak anlarsak böyle olur. Çünkü oğlunu kesmek istiyor. Peki bir insanın nefsi çocuğunu kesmek istese bile, bu suçsuz çocuk kesilmek ister mi ve kesilmesinin ne olduğunu anlar mı? Şayet Kuran’ı lafzı ile anlamakla yetinsek (ki tüm müfessirler de öyle anlayıp öyle tefsir etmişlerdir.), o taktirde baş kesmeyle ilgili fetvalar vermiş olmaz mıyız? Taliban ve Selefi müftülerin “Şiiler kafirdirler, onların başları kesilmelidir” fetvalarının kaynağı bu türden lafzî anlamlarla Kuran ayetlerini tefsir etmeleri değil midir? Çünkü onlar İbrahim’in direkt olarak evladının başını kesmesiyle ilgili ayeti, lafız olarak tefsir ettiklerinde bu sonuca varmaktalar ve haksız da değillerdir. Fakat arifler ayeti şöyle tefsir ederler: “İbrahim’in kalbi oğlunun muhabbetiyle doluydu. Allah da İbrahim’in kalbinden oğlunun muhabbetini kesip atmasını ve kendi muhabbetini yerleştirmesi için ona şöyle emretti: “Ey İbrahim. Kalbindeki oğlunun muhabbetini kes at.” Ayette yer alan “izbeh/kes” sözünden kasıt, “üktül/öldür” anlamıdır. “Başını kes” anlamı değildir. Yani “oğlunun kalbinde yer edinen sevgisini öldür.” demek istemiştir. Ariflerin bu türden tatlı tefsirleri, her zaman insanlara faydalı olan tefsirdir. Fakat gelenekçi müfessirlerin “başını kes” diye tefsirlerinin insanlara herhangi bir faydası yoktur. Yani İbrahim’in çok çok sevdiği evladının başını Allah adına kesmesinin, Allah’a ya da İbrahim’e hiçbir faydası dokunmaz ki. “Sevgi insanı kör ve sağır eder” sözü o taktirde doğrudur ki, insan hak ve hakikati görmeyecek ve duymayacak kadar körleşip sağırlaşmış olsun. Hak ve üstünlük adına o sevilen şeyi kesip yok etmek de doğru değildir. Allah da “orta yolu takip etmemizi” emrediyor. Arifler ile gelenekçi müfessirlerin arasında büyük farklılıklar vardır. Gelenekçilerin tefsirleri şimdiye kadar sayılmayacak kadar terörist yetiştirmiş ve kafa kestirmiştir. Kısacası şayet bizler Kuran ayetlerini irfan üzerinden tefsir eder isek, insanlara faydası dokunur. Fakat yalnızca akıl üzerinden ve lafzî olarak tefsir eder isek, bizlere zararları da dokunur. Ariflerin yaptıkları tefsirler de “batınî tefsir” değil “manevi ve anlamsal tefsirdir.” Batınî tefsir ile manevi ve lafzî olmayan tefsir, birbirinden farklı tefsirlerdir. _***Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.**_ Fakih arif ALLAH algı Hasan Kanaatlı, Independent Türkçe için yazdı Hasan Kanaatlı Cumartesi, Şubat 21, 2026 - 13:15 Main image: > <p>Fotoğraf: AA</p> TÜRKİYE'DEN SESLER Type: news SEO Title: Fakihlerin Allah algısı ile ariflerin Allah algısı copyright Independentturkish:
22.02.2026 06:00 👍 0 🔁 0 💬 0 📌 0
Yaşamım benim en güzel şiirim “Yaşamım benim en güzel şiirim” diyen Can Yücel’i sever misiniz? Yoksa öne çıkan sol görüşü, yaşam tarzı, içkiye düşkün olması ve sert dili sebebiyle ona mesafeli yaklaşanlardan mısınız? Ahmet Kaya’nın içimize işleyen sesinden yankılanan Sevgi Duvarı, Fazıl Say’ın notalarında yeniden doğup Serenad Bağcan’ın yorumunda incelen “Sardunya’ya Ağıt”ı dinlediniz mi? Tuncel Kurtiz’in etkileyici sesinden “Yalnızlığım benim, sidikli kontesim” cümlesini işittiniz mi hiç? Dilden dile dolaşan, kimi zaman sahibini bile unutturan dizelerle anılan bir isimdir Can Yücel... Peki, adını bu kadar sık telaffuz ederken, dilin sınırlarını zorlayan o hep muhalif şaire ne kadar yakınız? Gelin, şimdi kısaca hayatına bakalım. Can Yücel, posta ve telgraf nazırı, Mevlevi müridi Ali Rıza Bey’in torunu; Türkiye Cumhuriyeti’nin önemli eğitim reformcularından, 1938-1946 yılları arasında Millî Eğitim Bakanlığı yapmış, düşünür, siyasetçi ve Köy Enstitüleri’nin öncü isimlerinden Hasan Âli Yücel’in oğludur. 21 Ağustos 1926’da İstanbul Kumkapı’da, ikiz kardeşi ile birlikte dünyaya gelir. Edebiyatın ve düşüncenin konuşulduğu bir evde büyüyen Yücel, henüz ilkokul yıllarında ikiziyle yaşanan çekişmelere son verebilmek amacıyla yatılı okula gönderilir. Bu ayrılık, kişiliğinin derin izlerinden birine dönüşecektir. Babasının milletvekilliği nedeniyle ortaöğrenimini Ankara’da sürdürür; Ankara Erkek Lisesi’nde eğitim görürken, şair ve romancı Cevdet Kudret’ten edebiyat dersleri alır ve Latince öğrenir. Liseden sonra Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde klasik filoloji ve Alman filolojisi alanında öğrenim görür. Türkiye’de bir siyasi partinin ilk kadın genel başkanı olacak sosyolog Behice Boran ile tanışması ve İlerici Gençler Derneği’ne üyeliği bu döneme denk gelir. Genç yaşta benimsediği politik yönelim ve babasına karşı giderek belirginleşen eleştirel tavrı, Hasan Âli Yücel’in dikkatinden kaçmaz; böylece genç şairin yolu Cambridge’e uzanır. Ünlü filozof, yazar ve düşünür Bertrand Russell’ın derslerini takip eder, Latince ve Yunanca bilgisini geliştirir ve çeviriler yapar. Üniversite eğitimini akademik olarak tamamlayamasa da bu süreçte kazandığı yetkinliğinin şiirlerine ve çevirilerindeki özgün yaklaşıma önemli katkı sağlamıştır. **Zarif Bir Yoksulluk İronisi** Cambridge yıllarında yakın dostlarından biri de Bülent Ecevit’tir. Aynı pansiyonda ama farklı hayat şartlarında yaşarlar… Basın ataşe yardımcısı olan Ecevit bir suit odada kalırken, Can Yücel kalorifer dairesine yerleşir. Bülent Ecevit her sabah işe doğru yola çıktığında, şairin onun odasına geçmesi bu yoksul ama renkli öğrencilik günlerinin zarif bir ironisi gibidir. Öğrenci bursuyla kıt kanaat geçinen Can Yücel’in hayatı, yoklukla zenginliğin tuhaf bir dengesi gibidir; bir yanda mezarlıktan toplanmış ebegümeciyle kurulan mütevazı sofralar, öte yandan Bedri Rahmi Eyüboğlu, İlhan Koman, Avni Arbaş ve Sadi Çalık gibi sanat insanlarının şekillendirdiği canlı bir çevre. Şadi Çalık, Can Yücel ve İlhan Koman. Bu sanat çevresi Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun öğrencilerinden Güler Yücel ile yollarının kesişmesine ve Can Yücel için hayat boyu sürecek bir yol arkadaşlığının başlamasına da vesile olur. _“Yaşamak düğünse, sen orada gelindin / Seni soydum / Güler, dünyayı giyindim”_ **BBC yılları ve Nâzım Hikmet’in ölümüyle gelen son** 1950’lerin sonunda Can Yücel, BBC’nin yöneticilerinden olan, “Atatürk- Modern Türkiye’nin Kurucusu” kitabından da tanıdığımız Andrew Mango’nun teklifi üzerine Londra’ya gidip BBC Türkçe servisinde çalışmaya başlar. Sabahlara kadar çeviriler yapar, bir taraftan da şiir yazar. Yücel çifti, beş yıl kaldıkları Londra’da Hasan, Güzel ve Su’nun doğumuyla beş kişilik bir aile olurlar. Andrew Mango ile yapılan söyleşilerde Can Yücel’in kolay disipline gelmediği, buruşuk pantolon, ütüsüz gömlek ile işe gittiği, günler geçtikçe sıkılmaya başladığını ifade etmiştir. Kimi kaynaklarda yer alan BBC Türkçe’de spikerlik yaparken Nâzım Hikmet’in ölüm haberini küfürlü bir şekilde sunduğu için işten çıkarıldığı söylentisi vardır. Gelin Can Yücel’den dinleyelim: _“Mesela Nazım’ın öldüğü gün… O zamanlar BBC’nin Türkçe Servisinde çalışıyordum spiker olarak. O boktan işten bezmiştim, ama kopamıyordum bir türlü. Frengistan’da yaşama numarası var ya, tepemiyordum onu… Ölüm haberi geldi, üzüldük, ettik, kafayı çektik… Ben sabah nöbetindeyim, İngilizce bülten geldi, çevirdim Türkçeye, aleste oturuyorum daktilonun başında. 5.30’da yayın bekliyorum… Vakit gelmiş, telefonla çağırdılar yayın odasından, yine gecikmişim, bir daha telefon… kımıldamıyorum yerimden. Ha mahsustan değil, öylesine bir tutukluk geldi üstüme, bedensel bir nedeni de yok hani… Ben o dalgadayken yayın saati geçmiş meğer, o sabah BBC’de Türkçe yayın yapılmamış. Ertesi gün paramı tıkır tıkır ödeyip beni kapının önüne koydular. Diyeceğim, Nazım sayesinde o tüketici işten yakayı sıyırıp memlekete, asıl işimin başına dönebildim. Ve o sayede de bu yazıyı yazıyorum işte…”_ Daha sonra bir süre Marmaris ve Bodrum’da turizm alanında görev alır; ardından İstanbul’da çevirmenlik yaparak edebiyatla bağını güçlendirir. 1960’lı yıllardan sonra Can Yücel, hayatını büyük ölçüde edebiyata adar. Shakespeare, Berthold Brecht, Oscar Wilde gibi dünya edebiyatından önemli eserleri Türkçeye kazandırırken aynı zamanda şiirlerini yazmayı sürdürür. Siyasi baskıların arttığı 1970’li yıllarda yaşadığı zorlu yıllar ve hapis süreci onun üretimini durdurmak yerine yazdıklarına daha derin ve sert bir ton katar. Serbest yazar olarak dergilerde yazılar yayımlar, şiir kitapları çıkarır ve kendine özgü diliyle geniş bir okur kitlesine ulaşır. 1980 darbesi sonrasında yayımlanan “Rengâhenk” kitabı “müstehcen” olduğu iddiasıyla toplatılması şiirinin muhalif ve sivri yanını daha da görünür kılar. 80’lerin sonu 90’ların başında yıllarda yönünü Datça’ya çeviren Yücel, ölümüne kadar şiir yazmaya ve çeviriler yapmaya devam ederek; edebiyatla iç içe geçen bir hayatın izlerini ardında bırakır. **Kan grubu RH NEGATİF – Daimî muhalif** Can Yücel, çocukluk yıllarından itibaren kendine özgü bir yalnızlık taşıyan, sorgulamayı sonradan edinilmiş bir alışkanlık değil adeta doğuştan gelen bir refleks gibi yaşayan bir ruha sahiptir. Onun muhalifliği, bilinçli bir tercihten ziyade hayatla kurduğu ilişkinin doğal bir uzantısıdır. Bu başkaldıran damar yalnızca yaşamına değil, şiirlerine de siner; duygularını dizelere şu sözlerle döker: _“Ben ömrümce muhalif yaşadım / Devletçe de menfi bir TİP sayıldım / Onun için kan grubum / RH Negatif.”_ **En çok babasını seven şair** Şairin karakterinde ve düşünce dünyasında, hayranı olduğu babası Hasan Âli Yücel’in izleri açıkça görülür. Bu bağlılık, yalnızca bir evlat sevgisinden değil; babasının yaşamı boyunca ülkesine sunduğu katkılardan da beslenir. Ancak babasının bir siyasetçi olması Can Yücel’i pek rahat ettirmez. İsminin sağladığı ayrıcalıklardan yararlanmayı bir yana bırakın, makam aracına dahi binmekten kaçınır. Vekil oğlu olmak ağır gelir Can Yücel’e aslında. Tek parti rejiminden ötürü “Utanıyorum senden” deyip durur. Hasan Âli Yücel’in, Millî Eğitim Bakanlığı’na uzanan kariyeri boyunca kimseye torpil yapmadığı; çocuklarının da kendi emekleriyle ayakta durmasını istediği bilinir. Bu yönüyle hem onurlu bir devlet adamı hem de dürüst bir baba olarak hafızalarda yer etmiştir. Ne var ki “bakan oğlu” olmak, Can’ın hayatını kolaylaştırmaz; okul yıllarında kimi zaman övgü, kimi zaman sert eleştirilerle karşılaşır. İnsanların onu sürekli babasının kimliği üzerinden değerlendirmesi, zamanla içinde bir kırgınlık ve mesafe yaratır. Siyasetin gölgesinde büyüyen bir çocuk olarak, babasına duyduğu sevgiyle ona yönelttiği sert eleştiriler iç içe geçer; sistemi, devleti ve babasının temsil ettiği düzeni sorgulayan bir tavır geliştirir. Fakat hiçbir kırgınlık, hiçbir mesafe onu “çağın en güzel gözlü maarif müfettişini” sevmekten alıkoyamaz; nitekim babasına ithaf ettiği şiir, bana göre şairin en güzel ve en içten dizelerindendir… Hayatta ben en çok babamı sevdim Karaçalılar gibi yardan bitme bir çocuk Çarpık bacaklarıyla -ha düştü, ha düşecek- Nasıl koşarsa ardından bir devin O çapkın babamı ben öyle sevdim Bilmezdi ki oturduğumuz semti Geldi mi de gidici-hep, hep acele işi! - Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi Atlastan bakardım nereye gitti Öyle öyle ezberledim gurbeti Sevinçten uçardım hasta oldum mu 40'ı geçerse ateş, çağrırlar İstanbul'a Bir helalleşmek ister elbet, diğ'mi, oğluyla! Tifoyken başardım bu aşk oyununu Ohh dedim, göğsüne gömdüm burnumu En son teftişine çıkana değin Koştururken ardından o uçmaktaki devin Daha başka tür aşklar, geniş sevdalar için Açıldı nefesim, fikrim, canevim Hayatta ben en çok babamı sevdim. **Can Yücel ve ona ithaf edilen şehir efsanelerinden biri: Nâzım Hikmet’in ölüm haberi üzerine küfürlü BBC yayını** Can Yücel’i her okuyuşumda, onu çözmeye çalışırken yüzümde istemsiz bir tebessüm belirir; bazen düzene başkaldıran o sert ama incelikli dili, bazen de sansürsüz ve dosdoğru sözleri bu gülümsemenin kaynağıdır. Ancak şaire sonradan yakıştırılan, gerçekte yaşanmamış olayların yaşanmış gibi anlatılmasına ve bazı şiirlerin ona aitmiş gibi sosyal medyada dolaşıma sokulmasına itirazım var. Gerçeği yansıtmayan meşhur şehir efsanelerinin biri şudur: BBC Türkçe’de spikerlik yaparken Nâzım Hikmet’in ölüm haberini küfürlü bir şekilde sunduğu için işten çıkarıldığı anlatısı doğru değildir. Can Yücel, Londra’da BBC Radyo’nun Türkçe bölümünde spikerlik yapmıştır; ancak BBC’den istifa etmemiştir. Nâzım Hikmet’in öldüğü gün, BBC Türkçe servisinde dalgınlıkla yayın saatini geçirmesi ve bu nedenle yayının yapılamaması sonucunda görevine son verilmiştir. Gelin Can Yücel’in kendisinden dinleyelim: _“Mesela Nazım’ın öldüğü gün… O zamanlar BBC’nin Türkçe Servisinde çalışıyordum spiker olarak. O boktan işten bezmiştim, ama kopamıyordum bir türlü. Frengistan’da yaşama numarası var ya, tepemiyordum onu… Ölüm haberi geldi, üzüldük, ettik, kafayı çektik… Ben sabah nöbetindeyim, İngilizce bülten geldi, çevirdim Türkçeye, aleste oturuyorum daktilonun başında. 5.30’da yayın bekliyorum… Vakit gelmiş, telefonla çağırdılar yayın odasından, yine gecikmişim, bir daha telefon… kımıldamıyorum yerimden. Ha mahsustan değil, öylesine bir tutukluk geldi üstüme, bedensel bir nedeni de yok hani… Ben o dalgadayken yayın saati geçmiş meğer, o sabah BBC’de Türkçe yayın yapılmamış. Ertesi gün paramı tıkır tıkır ödeyip beni kapının önüne koydular. Diyeceğim, Nazım sayesinde o tüketici işten yakayı sıyırıp memlekete, asıl işimin başına dönebildim. Ve o sayede de bu yazıyı yazıyorum işte…”_ **“Bayram” şiirinin Can Yücel’e ait olduğu karmaşası** Adına en çok şiir uydurulan şairlerin başında Can Yücel gelir diyebilirim. Mesela Can Dündar’ın “Bayram” adlı yazısı Can Yücel’e atfedilmiş ve birçok önemli köşe yazarları bu hataya düşmüştür. _Nefes almak bayramdır mesela; günün birinde soluksuz_ _kalınca anlar insan..._ _Görmenin nasıl bir bayram olduğunu karanlık öğretir;_ _sevmeninkini yalnızlık..._ _Sızlamayan her organ, hele de burun direği bayramdır._ _Bayramdır, elden ayaktan düşmemek, zihinden önce bedeni_ _kaybetmemek, kurda kuşa yem olmayıp "çok şükür bugünü de gördük" diyebilmek..._ _nankör akıllılıktan evladır._ _…_ _Her gününüz bayram olsun...!_ Can Yücel’e ait olduğu iddiasıyla paylaşılan bu metin, Can Dündar’ın 10 Ocak 2006 tarihli Milliyet köşe yazısına aittir. **Selçuk Yöntem’in derin sesiyle söylediği “Her Şey Sende Gizli” şiirinin Can Yücel’in olduğu şehir efsanesi** Can Yücel’e ait olduğu iddia edilen şiirler almış başını gitmişti. Şairin eşi Güler Yücel bile bu iddialara cevap vermek zorunda kalır bir zaman. Eşi Güler Yücel, şehir efsanelerine dair Kemal Öncü’ye verdiği röportajda şu ifadeleri kullanmıştır: “ _Her şey sende gizli diye bir şiir var… Mistik, kaderci, boşverci, metafizik bulamaçlı bu şiirlerle Can’a karşı adeta faili meçhul bir kampanya yürütülüyor gibi. Can’ın şiiri şiir gibi şiirdi… Ne o öyle ‘Ömür dediğin bir gündür/ o da bugündür…’ ye, iç, eğlen, keyfine bak, gerisine aldırma mesajı!_ _Can muhalif bir şair, söyleyeceğini eğilip bükülmeden dobra dobra söyleyen bir şair, ziyaret edenlerin şaşırdığı iki göz odada oturup üreten bir şair…”_ Gelin Can Yücel’in olduğu iddia edilen şiirin ilk dörtlüğünü okuyalım. Selçuk Yöntem’in o derin sesinden de dinleyelim: Yerin seni çektiği kadar ağırsın Kanatların çırpındığı kadar hafif Kalbinin attığı kadar canlısın Gözlerinin uzağı gördüğü kadar genç… Sevdiklerin kadar iyisin Can Yücel’i okuyan, onu anlayan, onun dilinin farkına varanlar bu tür şiirlerin Can Yücel’in dilinden dökülmeyeceğini rahatlıkla farkedebileceklerdir. **Duygu Asena’nın Nazım Hikmet için de(me)diği “kartpostal şair” olayı** Mesele yalnızca Can Yücel’e ait olmayan şiirlerin onun imzasıyla paylaşılması değildir. Şaire ait olmayan pek çok cümle de yıllardır ona mal edilmiştir; hatta bu yanlışlığı hem kendisi hem de Duygu Asena defalarca dile getirmiş, ancak kamuoyunu ikna etmekte zorlanmışlardır. Bugün dahi, kulaktan kulağa duyulmaya devam eden “Kart sensin, postal da sana…” meselesi vardır. İddiaya göre Can Yücel, Nâzım Hikmet’ten bahsederken Duygu Asena araya girip ‘Hatırladım, şu kartpostal şairi değil mi?’ demiştir. Bunu duyan Can Yücel’in de ‘Kart sensin, postal da sana…’ diyerek karşılık verdiği anlatılır. Bu olayın gerçekleştiği iddia edilen pek çok farklı anlatı bulunmaktadır. Kimi kaynaklar sözün Siyaset Meydanı programında söylendiğini öne sürerken, kimileri bambaşka bir ortamdan bahseder. Ancak anlatıların ortak noktası, olayın mutlaka bir canlı yayında geçtiği iddiasıdır. Duygu Asena da bu söylentilerden duyduğu rahatsızlığı bir köşe yazısında açıkça dile getirmiş; söz konusu efsaneyi yayanlara sert ifadelerle yüklenerek onları ‘salaklar’ diye nitelemiştir. Şimdi, Duygu Asena’nın bu konudaki sözlerine kulak verelim: _Ben Can Yücel’e “Nazım Hikmet kartpostal şairidir” demişim, o da çok sinirlenmiş ve bana “kart sensin postal da sana girsin” demiş… Hah hoh hah… Ne kadar komik değil mi? Ve insanlar bu habere bayılmış, bir an içinde tüm Türkiye’ye yayılmış… Türlü çeşitli anlatılmaya başlanmış… Bir radyo programında olmuş, Hayır Cem Özer’in tv programında gerçekleşmiş… Sanki duymuşlar gibi benim ağzımdan böyle bir şeyi, anlatıyorlar da anlatıyorlar vecd içinde…Hani ateş olmayan yerden duman çıkmaz derler ya… En küçük bir kıvılcım bile yok bu olayın çıkması için. Can Yücel ile çok iyi dost olmamız dışında…O da ben de çok üzülmüştük bu olay patladığında ve ne yapacağımızı şaşırmıştık. Datça’daki Can Yücel şenliklerine konuk olduğumda hâlâ güler ve Su Yücel ile bu konuyu şaşkınlıkla anarız.'_ “Kartpostal şair” sözünü aslında şair Ece Ayhan söylemiştir. Ama nasıl? Ece Ayhan kabul eder ve şöyle der: _Rüzgâra iyi bakmak lazım. Bugün beni seviyorlar ama, sırf rüzgârdan. Rüzgârlar nasıl esiyor ve ne zaman kesiliyor? Geç­mişte karalandıysa ve bugün övülmek istemiyorsa rüzgârdan­dır. Nâzım’ın aleyhinde konuşanlar, etkisinde kalmışlardır. Al­tında ezilenler Nâzım’ı kınıyorlar. Tank gibi ezmiş adam. Ben Nâzım’dan hiç alınmadım, beni ezmedi. Nâzım bir parça uzaktır düz halkın edebiyatından. Dedesi paşadır, dayısı Ali Fuat Cebesoy’dur. Bir insanın şiirleri siyasalsa daha çabuk tanınır elbet, bir mittir bu. Ama Nâzım işçi sınıfı tam anlamıyla yokken bile varmış gibi sürdürüyor düşlemini. Büyük aileden oluşu dışında bir şey söylenemez ona. Bence mükemmel bir şairdir._ _Kartpostal şiire gelince: Bir ressam, bir müzisyen ülkesin­den ayrılabilir. Bu onun sanatını, çalışmalarım etkilemez. Ama bir şair ülkesinden ayrılırsa dilden kopar. “Kartpostal şiir” sö­zünü bir dönem sonra Türkiye dışında yazdığı kimi şiirler için söylemişimdir. Yaşayan dilden kopmak şair için çok zordur._ **Hayat bir gün o da bugün (Ömür Dediğin)** “Farkında Olmalı İnsan” ya da “Ömür Dediğin” adıyla tanınan şiirin Can Yücel’e ait olmadığını da biliyoruz. Ancak, şiirin gerçek sahibinin de kim olduğunu bilmiyoruz. Araştırırken Gazeteci Mehmet Y. Yılmaz’ın 14 Temmuz 2009 yılındaki Hürriyet Gazetesi yazısı karşıma çıktı. Mehmet Yılmaz köşe yazısında bu şiirin Özdemir Asaf’a ait olduğunu yazmış fakat okuyucular tarafından kendisine bu şiirin Özdemir Asaf’ın değil de Can Yücel’in olduğu uyarılarını yapmıştır. Mehmet Yılmaz da hafızasına tek güvenebileceği arkadaşı Hasan Bülent Kahraman’ı aramış, Kahraman da araştırmaya başlamış fakat sonuca varamamıştır. Bu yazıyı yazarken Mehmet Yılmaz’a danıştım bir sonuca varılabildi mi acaba diye. Yok… Şiirin kimin olduğuna dair bir sonuca varılamamış. Edebiyatımızda kimin tarafından yazıldığı belli olmayan şiirler için imza yerine konulan **"láedri"** diye bir sözcük vardır. Arapça "lá - edri - bilinmeyen" sözcüğünden gelmektedir. Mehmet Yılmaz’ın da dediği gibi kesin bir bilgiye ulaşana kadar söz konusu şiir için "láedri" diyebiliriz. Şairinin kim olduğunu bilemediğimiz şiirden birkaç dizeyi sizinle paylaşmak isterim: _“Ömür dediğin üç gündür / Dün geldi geçti, yarınsa meçhuldür / O halde ömür dediğin bir gündür / O da bugündür.”_ **Argo ve küfür…** Argo ve küfür bir arınma ritüelidir Can Yücel’de. Hüznünü, alaycılığı ve şiirinin vazgeçilmez öğesi argoyla dengeler ve belki de gizler şair. Öfke ve sevgi, nefret ve lirizm Can Yücel’in şiirlerinin temel yapı taşlarıdır. Son yıllarda sosyal medyada dolaşan bir anektod vardır Can Yücel ile ilgili. Bize argoya olan hakimiyetini de gösterir. (Şairin çok meşhur öyküleri vardır ama bir pazar günü bu köşede nasıl yazayım bilemedim). Yıllar önce ODTÜ’de sahneye çıkan Can Yücel için üç bin kişilik Mimarlık Amfisi hınca hınç doludur; koltuklar yetmez, ayakta dinleyenler, kapı aralarından bakanlar vardır. Herkes büyük bir edebiyat dersi beklerken Can Yücel mikrofona yaklaşır, etrafa bakar, bir süre susar… ve bombayı patlatır: ‘ Biz hiçbir bok olamadık!’ Salon önce donup kalır, derin bir sessizlik çöker ortalığa. Sonra bir kahkaha tufanı kopar… Can Yücel, salona gelmeden önce üç bira ve yarım votka içmiş olmasına rağmen kürsüde öyle bir konuşma yapar ki herkes büyülenir. Elbette bolca küfür, bolca argo vardır; ama sözlerinin içinde her zamanki gibi bir bilgelik de dolaşır. Söyleşinin soru-cevap kısmına geçildiğinde, ön sıralarda oturan bir kız öğrenci çekinerek parmak kaldırır: “ _Can Bey_ ,” der, “ _şiirlerinizi ve düşüncelerinizi çok beğeniyoruz, size büyük saygı duyuyoruz ama konuşmalarınızda çok küfrediyorsunuz…_ _Küfürlü konuşmasanız olmaz mı?”_ diye sorar. Yücel önce susar, salon nefesini tutar. Sonra ağır ağır doğrulur, o kocaman ellerini kürsüye koyar ve kendine has sesiyle şöyle der: _“Küfür, burjuvazinin ağzında bir lağım çukurudur. Küfür, işçi sınıfının ağzında bir çiçektir!”_ Bir anlık sessizliğin ardından amfi alkıştan yıkılır… **Amerikalı generale mektup “Sakın buralara gelme!”** **Çeviriden hapis yatan şairin üzüm suyu sebebiyle başına gelenler** Can Yücel’in şiirlerini ilk kez okuyanlar gülümser. İçinde bilgelik olan bir gülümsemedir çoğu zaman. Onun bu dünyaya bakışı eleştireldir. Can Yücel eleştirmekle kalmaz, değiştirmek de ister… Sadece şiir yazmayan, önemli çeviriler de yapan Can Yücel, bu sefer eleştiri yapmamış, değişim de talep etmemiştir ama 15 yıla mahkûm olmuştur Mao, Che Guevara’dan ve Amerikalı bir generalden yaptığı çevirilerden ötürü. Sıddık Akbayır ve Cezmi Ersöz’ün **Can Baba** kitabında tutuklanma olayı Can Yücel’in ağzından şu şekilde ifade edilir: “Şiirden değil, çeviriden yattım. İki çeviri yapmıştım. Biri Che Guevara’nın ‘İnsan ve Sosyalizm’i, öteki ‘Gerilla Harbi”. “Dava dört yıl sürdü. Amerikan general yüzünden mahkûm olduk” der. Amerikalı generalin sicilini öğrenir. Parlak bir sicili vardır. Telgraf çeker generale: _“Sayın General, sakın buralara gelmeyin, 142’den sizi bekliyorlar.”_ Dava İstanbul’da başlar, bir süre sonra da memleketim Adana cezaevine yollanır şair… O yıllarda cezaevlerine yiyecek sokmak suç sayılmamakta, yeter ki içki olmasın. Can Yücel’i sevenleri hapishanede yalnız bırakmazlar. Gelenler üzüm getirmeye başlar Can Yücel’e… Şair durur mu, aklına bir gün parlak bir fikir gelir: Artan üzümlerden şarap yapacaktır. Üzümlerin suyunu sıkıp kaplara koyup koğuş penceresine bekletmeye başlar. Adana güneşinde üzüm suları kısa sürede şaraba dönüşür. Fakat mahkûmların bir kavgasının ardından şarabın konulduğu kaplar bir gardiyan tarafından ele geçirilir. Şaraplara el konulmuş, Can Yücel’e de hücre cezası verilmiştir… Üç gün üç gece tazyikli su sıkılır. Can Yücel’in bu işkenceye tepkisi “o kadar şarabın üstüne tazyikli su iyi geldi” olur. **Sardunya’ya ağıt** Can Yücel’in “Sevgi Duvarı” kitabında yayımlanan birçok şiiri cezaevi yıllarının bıraktığı izlerden ve o günlerin ruh halinden doğar. Sardunya’ya Ağıt da bu şiirlerden biridir. Sıddık Akbayır ve Cezmi Ersöz’ün **Can Baba** kitabında aktarıldığına göre Can Yücel, ranzasının hemen üstündeki pencere dibine koyacağı ve baktıkça mutlu olacağı bir sardunya çiçeği ister. İstek kolay görünse de Adana’da sardunya çiçeğini bulmak arkadaşlarının dört gününü alır. Maalesef, başgardiyan bir teftiş sırasında gelir ve sorgusuz sualsiz sardunyayı alıp hapishane çöplüğüne atar. Darağacının kurulduğu yıllara denk gelir sardunyanın kısa süreli mutluluğu… Denizlerin asılmasına karar verilir… Can Yücel 74 affıyla serbest kalmasının hemen sonrasında şiir kitabını yayımlar. Orta sayfalarında, Sardunya’ya Ağıt şiiri yükselir. Can Yücel, sardunyanın kurutulmasıyla üç fidanın, Deniz Gezmişlerin hayattan koparılmasını bir şiirde buluşturur: _İkindiyin saat beşte,_ _Başgardiyan Rıza başta_ _Karalar bastı koğuşa_ _İkindiyin saat beşte._ _Seyre durduk tantanayı_ _Tutuklayıp sardunyayı_ _Attılar dikkapalıya_ _İkindiyin saat beşte._ _Yataklık etmiş zaar_ _Suçu tevatür ve esrar,_ _Elbet bir kızıllığı var_ _İkindiyin saat beşte._ _Dirlik düzenlik kurtulur,_ _Müdür koltuğa kurulur,_ _Çiçek demire vurulur_ _İkindiyin saat beşte._ _Canların gözleri, yaşta,_ _Aklı idamlık yoldaşta,_ _Yeşil ölümle dalaşta_ _Sabahleyin saat beşte._ **Datça yılları ve SON** Can Yücel, bir “ser’hoştur” yazar Cezmi Ersöz’e göre. Kurallarla arası iyi olmayan, sözünü sakınmayan ve dünyayı alaya alan biridir… Hayatının son gününe kadar Can Yücel ser’hoşluğa devam eder. Kötülüğe, ikiyüzlülüğe ve bozuk düzene itiraz etmekten hiç vazgeçmez kendi üslubunca. Eleştirmekten, muhalif olmaktan, hırçınlaşmaktan, en ağır sözleri bile bir gülümsemenin içinden söylemekten bıkmaz. Ölümüden iki yıl önce, 1997 yılında teşhisi konan, bademcik kanseri sebebiyle zorlu günler geçirir. Ölüm korkusu bile onun alaycı ruhunu susturamaz. Sanki ardında kalacak en büyük hüzün, artık küfredemeyecek oluşudur. _“Ölürsem neye gam yerim ki en çok? Bidaha küfredemeyeceğime”_ Bu dünyadan göçüşe olan tepkisi de kendince olmuştur şairin. _“Güler’i bulup evlenmişim_ _Ne iyi tesadüf!_ _Üç çocuğum oldu üçü de harika_ _Ne iyi tesadüf! Şiiri seçmişim, doğru seçim Ne iyi tesadüf!_ _Öleceğim yakında Ne aksi tesadüf!”_ Can Yücel, 12 Ağustos 1999 gecesi hayata gözlerini kapatır. Çok sevdiği günebakan çiçekleriyle uğurlanarak vasiyeti üzerine Datça’ya defnedilir. Beni kuzum Datça’ya gömün Geçin Ankara’yı İstanbul’u! Oralar ağzına kadar dolu Alabildiğine de pahalı … Şiirimizin amasız silahşoru; ironiyi mızrak, kara mizahı ise miğfer gibi kuşanan Can Yücel artık yoktur. Kelimelerin sertliğinde saklı bir incelik, gülüşün kıyısında duran bir hüzünle; Can Yücel’in izini sürmeye devam ederek iyi pazarlar dilerim. _***Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.**_ Can Yücel yaşam şiir Selçuk Ramazanoğlu, Independent Türkçe için yazdı Selçuk Ramazanoğlu Cumartesi, Şubat 21, 2026 - 09:15 Main image: > <p>Kolaj: Independent Türkçe</p> TÜRKİYE'DEN SESLER Type: news SEO Title: Yaşamım benim en güzel şiirim copyright Independentturkish:
22.02.2026 06:00 👍 0 🔁 0 💬 0 📌 0
Preview
Kısa haberler **Sigara bırakma polikliniklerine başvurular yüzde 60 arttı** Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu, sigara bırakma polikliniklerine başvuruların geçen yılın ilk 1,5 ayına göre yüzde 60 arttığını açıkladı. Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu, sigara bırakma poliklinikleri başvurularına ilişkin paylaşım yaptı: > _"Birlikte bırakıyoruz. Birlikte başaracağız. Sigara bırakma polikliniklerimize başvurular, geçen yılın ilk 1,5 ayına göre yüzde 60 arttı. 2025'te 30 bin 675, 2026'da 48 bin 841. Bu tablo açıkça gösteriyor ki milletimiz sağlığını seçiyor._ > > _Dumansız bir Türkiye için şimdi tam zamanı."_ Independent Türkçe, Türkiye ve dünyadan güncel haberleri okurları için derledi Cumartesi, Şubat 21, 2026 - 00:00 Main image: > <p>Fotoğraf: Independent Türkçe</p> Haber Type: news SEO Title: Kısa haberler copyright Independentturkish:
20.02.2026 21:06 👍 0 🔁 0 💬 0 📌 0
Preview
Milli Dayanışma Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun 110 sayfalık ortak raporu yayımlandı Milli Dayanışma Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu'nda okunarak oylanan ve 47 evet, 2 hayır ve 1 çekimser oyla kabul edilen "ortak rapor" internet sitesinden yayımladı. İnternette toplam 110 sayfa olarak yayımlanan raporun, 49. sayfasından sonrası "Ekler" bölümünden oluşuyor. Raporun ekler kısmında her siyasi partinin daha önce komisyona sunduğu görüş ve önerilerini içeren raporlarına da yer verildi. TBMM'nin resmi sosyal medya hesabından yapılan açıklamada, "Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun 18 Şubat 2026 tarihinde gerçekleştirdiği 21’inci toplantısında yapılan oylamada, nitelikli çoğunlukla kabul edilen komisyon raporu, TBMM’nin internet sitesinde yayımlanmıştır" ifadeleri yer aldı. Rapor internet sitesinde, “Türkiye Büyük Millet Meclisi Milli Dayanışma Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu Raporu 18.02.2026” başlığıyla yayımlandı. Toplam 110 sayfa olarak internete konulan raporun 49. sayfasından sonrası “Ekler” bölümünden oluştu. Rapor, “İçindekiler” başlığından sonra Milli Dayanışma Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’na başkanlık eden TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un 8 sayfalık “Takdim” yazısıyla başlıyor. Numan Kurtulmuş takdiminde, Milli Dayanışma Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun kuruluş amacı ve rapora ilişkin bilgi aktarırken “Yaptığımız çalışmalar, gelinen aşamayla sınırlı ve tamamlanmış bir süreç olarak değerlendirilemez. Komisyonumuzun sergilediği sağduyulu, kapsayıcı ve çözüm odaklı yaklaşım; yarının güçlü, etkili ve huzurlu Türkiye’sine uzanan sağlam bir çerçeve ortaya koymuştur. Komisyonumuz tarafından titizlikle hazırlanan rapor, bundan sonraki süreçte atılacak adımlara istikamet çizen ve ortak hedefler doğrultusunda yol gösteren kıymetli bir başvuru metni olma özelliğini taşımaktadır. Komisyon raporumuz bu anlamda bir nihayet değil, bilakis atılan ve atılacak kararlı adımların mihenk taşı olarak kabul edilmelidir” ifadelerine yer vererek, emeği geçen ve destek veren siyasilere teşekkür etti. Rapor, "Takdim" yazısının ardından Komisyonun Çalışmaları, Komisyonun Temel Hedefleri, Türk-Kürt Kardeşliğinin Tarihi Kökleri ve Kardeşlik Hukuku, Komisyonda Dinlenen Kişilerin Mutabakat Alanları, PKK’nın kendisini Feshetmesi ve Silah Bırakması, Sürece İlişkin Yasal Düzenleme Önerileri ve Demokratikleşme ile İlgili Öneriler ana başlıklarından oluşan 7 bölüm ile “Sonuç ve Değerlendirme” kısmından oluştu. "Sürece İlişkin Yasal Düzenlemeler" başlığında, “Kritik Eşik: Örgütün Silah Bırakması, Toplumsal Bütünleşmeyi Güçlendirecek Yasal Düzenlemeler, Örgüt Mensuplarının Durumu, Toplumsal Bütünleşme, İzleme ve Raporlama Mekanizması, Süreçte Görev Alanlara Yasal Güvence Sağlanması alt başlıkları altında önerilere yer verildi. Demokratikleşme İle İlgili Öneriler ana başlığı altında ise Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ile Anayasa Mahkemesi Kararları, Yargılama ve İnfaza İlişkin Düzenlemeler, Hak ve Özgürlüklerin Genişletilmesi ile İlgili Düzenlemeler ve Yerel Yönetimler alt başlıklarında öneriler sıralandı. **Ekler** Raporun “Ekler” kısmında sırasıyla komisyonun 51 üyesinin ismi, Milli Dayanışma Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun Çalışma Usul ve Esasları, siyasi partiler tarafından Milli Dayanışma Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’na sunulan raporlar, Milli Dayanışma Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun kurulduğu günden oylama yapılan güne dek tüm toplantıların konuları ve dinlenen kişiler, toplantılarda dinlenen kamu kurum ve kuruluşlar ile sivil toplum kuruluşu temsilcisi 132 kişinin isimleri ve tüm toplantıların tutanakları yer aldı. _ANKA_ tbmm KOMİSYON RAPORU Milli Dayanışma Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nda okunarak oylanan “ortak rapor”, 47 evet, 2 hayır ve 1 çekimser oyla kabul edilmesinin ardından internet sitesinden yayımlandı Cuma, Şubat 20, 2026 - 23:15 Main image: > <p>ANKA</p> Haber Type: news SEO Title: Milli Dayanışma Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun 110 sayfalık ortak raporu yayımlandı copyright Independentturkish:
20.02.2026 20:16 👍 0 🔁 0 💬 0 📌 0
Preview
BM: Ocak 2023'ten bu yana Batı Şeria'da 4 bin 700'den fazla insan yerinden edildi BM Genel Sekreter Sözcüsü Stephane Dujarric, günlük basın toplantısında konuştu. BM insani yardım çalışanlarının, işgal altındaki Batı Şeria'da İsrail güçleri ile Filistinlilerin topraklarını gasbeden İsraillilerin uyguladığı şiddet ve baskının arttığı uyarısında bulunduğunu aktaran Dujarric, "Bu durum can ve mal kaybı ile zorla yerinden edilmelere yol açıyor." dedi. Dujarric, 3-16 Şubat tarihlerinde İsrail güçlerinin 3 Filistinliyi öldürdüğünü ve bu yılki toplam ölü sayısının, 2 çocuk olmak üzere 9'a yükseldiğini açıkladı. Söz konusu tarihlerde, Filistinlilerin topraklarını gasbeden İsraillilerin en az 86 saldırısının kaydedildiğini söyleyen Dujarric, "Bu saldırılarda 60 Filistinli yaralandı ve yaklaşık 146 kişi yerinden edildi. Saldırılardan toplamda 60 toplulukta yaşayan insanlar etkilendi." ifadelerini kullandı. Dujarric, Ocak 2023'ten bu yana Filistinlilerin topraklarını gaspeden İsraillilerin saldırıları ve erişim kısıtlamaları nedeniyle Batı Şeria genelinde 4 bin 700'den fazla kişinin yerinden edildiğini belirtti. **"Genel Sekreter, 19 yaşındaki Ebu Siyam'ın ölümünü kınamaktadır"** Filistinlilerin topraklarını gasbeden İsraillilerin, ramazan ayının ilk gününde Mihmas beldesine düzenlediği baskına da değinen Dujarric, "Genel Sekreter, işgal altındaki Batı Şeria'da İsrailli yerleşimcilerin düzenlediği bir saldırıda vurularak ve dövülerek öldürülen 19 yaşındaki Filistinli Amerikan çifte vatandaşı Nasrullah Ebu Siyam'ın ölümünü kınamaktadır." dedi. Dujarric, Genel Sekreterin, bu olayın koşulları hakkında hızlı, kapsamlı ve şeffaf bir soruşturma yapılmasını ve sorumluların hesap vermesini talep ettiğini aktararak "Ayrıca, işgalci güç olarak İsrail hükümetini yükümlülüklerini yerine getirme, Filistin halkına karşı İsrail yerleşimcileri tarafından gerçekleştirilen tüm şiddet eylemlerini durdurmak ve önlemek için somut adımlar atmaya çağırmaktadır." diye konuştu. Filistin topraklarını gasbeden İsraillilerin ateş açması sonucu ramazan ayının ilk gününde işgal altındaki Doğu Kudüs'ün kuzeydoğusunda Filistin-Amerikan vatandaşı 19 yaşındaki Ebu Siyam hayatını kaybetmiş, 4 kişi yaralanmıştı. _AA_ BM GAZZE İsrail Birleşmiş Milletler, İsrail güçleri ile Filistinlilerin topraklarını gasbeden İsraillilerin uyguladığı şiddet ve baskının arttığı uyarısında bulunarak, Ocak 2023'ten bu yana Batı Şeria'da 4 bin 700'den fazla kişinin yerinden edildiğini açıkladı Cuma, Şubat 20, 2026 - 22:30 Main image: > <p>Fotoğraf: AA</p> Dünya Type: news SEO Title: BM: Ocak 2023'ten bu yana Batı Şeria'da 4 bin 700'den fazla insan yerinden edildi copyright Independentturkish:
20.02.2026 19:30 👍 0 🔁 0 💬 0 📌 0
Preview
Gültekin Uysal: 'Vatandaş kazansın istiyoruz' diyorsanız buyurun, köprü ve otoyolları halka arz edin İstanbul Boğazı’ndaki iki köprü ile ülke genelindeki yedi otoyolun özelleştirileceği iddialarına Demokrat Parti Genel Başkanı Gültekin Uysal’dan tepki geldi. Uysal, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, söz konusu varlıkların 25 yıllığına özel şirketlere devredilmek istendiğini öne sürdü. Uysal, açıklamasında, “Cumhurbaşkanlarımız Süleyman Demirel ve Turgut Özal’ın kamu kaynakları ile, yani devletin parası ile yaptıklarını satmak istiyorlar. AKP iktidarı, bu kamu varlıklarını, köprü ve otoyolları 25 yıllığına özel şirketlere devretmenin peşinde. Bu bir ‘işletme devri’ değil. Bu, gelir devridir. Rant devridir” ifadelerini kullandı. Cumhuriyet döneminde yapılan kamu yatırımlarının satıldığını savunan Uysal, “Satacak şey kalmayınca da gözlerini milletin geleceğine diktiler” dedi. **“Üç beş şirket kazanacak diye millet hezimete uğruyor”** Uysal, halihazırda gelir üreten bir sistemin bulunduğunu belirterek, özelleştirme sonrası geçiş ücretlerinin artacağını ve devletin uzun vadeli gelir kaybına uğrayacağını ileri sürdü. “Milyarlarca lira kamuya akıyor. Peki neden devrediliyor? Çünkü mesele kamu yararı değil. Mesele, garantili ve uzun vadeli kazancı belli şirketlere aktarmak” değerlendirmesinde bulundu. Kâr eden bir sistemin devredilmesini “reform değil, servet transferi” olarak nitelendiren Uysal, “Kazanan şirketler, kaybeden yine 86 milyon” ifadelerini kullandı. Uysal, açıklamasının sonunda köprü ve otoyolların halka arz edilmesi ve borsaya açılması önerisinde bulundu. _ANKA_ gültekin uysal özellştirme halka arz Gültekin Uysal, AKP iktidarının köprü ve otoyolları 25 yıllığına özel şirketlere devretmek istediğini belirterek, bunun bir “işletme devri” değil “gelir ve rant devri” olduğunu savundu Cuma, Şubat 20, 2026 - 20:15 Main image: > <p>Fotoğraf: AA</p> Haber Type: news SEO Title: Gültekin Uysal: 'Vatandaş kazansın istiyoruz' diyorsanız buyurun, köprü ve otoyolları halka arz edin copyright Independentturkish:
20.02.2026 17:15 👍 0 🔁 0 💬 0 📌 0
Preview
İran: ABD, uranyum zenginleştirmesini sıfırlama talebinde bulunmadı Abbas Arakçi, MSNBC’de yayımlanan Morning Joe programında İran’ın nükleer programı kapsamında Amerika Birleşik Devletleri ile yürütülen müzakerelere ilişkin değerlendirmelerde bulundu. ABD ve özellikle İsrail basınında yer alan bazı iddiaların gerçeği yansıtmadığını belirten Arakçi, Washington yönetiminin İran’dan uranyum zenginleştirmesini tamamen sıfırlamasını talep etmediğini söyledi. “ABD zenginleştirmenin kalıcı olarak askıya alınmasını istemedi, öyle mi?” sorusuna “Evet” yanıtını veren Arakçi, şu ifadeleri kullandı: > _“Şu anda konuştuğumuz şey, İran’ın nükleer programının, zenginleştirme de dahil olmak üzere, barışçıl olmasını ve sonsuza dek barışçıl kalmasını nasıl sağlayacağımızdır.”_ Arakçi ayrıca, İran’ın uranyum zenginleştirme faaliyetlerini birkaç yıl askıya almayı teklif ettiğine dair ABD ve İsrail medyasında çıkan haberleri de yalanladı. **Nükleer anlaşma taslağı iki-üç gün içinde sunulacak** Müzakereler kapsamında kısa süre içinde somut bir adım atılacağını belirten Arakçi, olası bir nükleer anlaşma taslağını iki-üç gün içerisinde Washington yönetimine sunmayı planladıklarını açıkladı. “Benim için bir sonraki adım, muhtemel bir anlaşmanın taslağını ABD’deki muhataplarıma sunmak. Bunun önümüzdeki iki üç gün içinde hazır olacağına ve üstlerimden nihai onay aldıktan sonra Steve Witkoff’a teslim edileceğine inanıyorum” diyen Arakçi, anlaşmanın adil ve eşitlikçi olması gerektiğini vurguladı. Böyle bir mutabakata kısa sürede varılabileceğini de sözlerine ekledi. ABD’nin askeri tehditlerine de değinen Arakçi, İran’ın nükleer programı için askeri bir çözüm olmadığını savundu. Geçen yıl tesislere yönelik saldırılar düzenlendiğini ve bilim insanlarının hedef alındığını belirten Arakçi, buna rağmen programın ortadan kaldırılamadığını söyledi. “Bu bizim geliştirdiğimiz ve bize ait bir teknoloji. Tek çözüm diplomasi” dedi. Program sunucusunun, eski ABD Başkanı’na yönelik mesajını sorması üzerine Arakçi, geçmiş ABD yönetimlerinin savaş ve yaptırımlar dahil birçok yöntemi denediğini ancak sonuç alamadığını ifade ederek, “İran halkına saygılı bir dille hitap ederseniz, biz de aynı şekilde karşılık veririz; fakat bize güç diliyle konuşursanız, biz de aynı şekilde karşılık veririz” diye konuştu. _AA_ İRAN ABD uranyum Abbas Arakçi, ABD’nin uranyum zenginleştirmesinin tamamen durdurulmasını talep etmediğini belirterek, müzakereler kapsamında iki-üç gün içinde Amerika Birleşik Devletleri yönetimine nükleer anlaşma taslağı sunacaklarını açıkladı Cuma, Şubat 20, 2026 - 18:45 Main image: > <p>Fotoğraf: AA</p> Haber Type: news SEO Title: İran: ABD, uranyum zenginleştirmesini sıfırlama talebinde bulunmadı copyright Independentturkish:
20.02.2026 15:45 👍 0 🔁 0 💬 0 📌 0
Preview
Danimarka, usulsüz kayıt nedeniyle İran bayraklı bir gemiyi alıkoydu Danimarka denizcilik yetkilileri dün, ülkenin sularında demirlemiş olan İran bayraklı bir konteyner gemisinin, usulüne uygun olarak kayıtlı olmadığı gerekçesiyle alıkonulduğunu açıkladı. Londra Borsası Grubu'ndan alınan verilere göre konteyner gemisinin adı "Nora" idi ve Komor Adaları bayrağı taşıyordu; ancak Danimarka yetkilileri Reuters'e e-posta yoluyla Komor Adaları'nın Kopenhag'a gemiyi kayıtlarında bulamadığını bildirdiğini söyledi. Yetkililer, "Gemi, bayrak devleti Danimarka denizcilik yetkililerine tam olarak kayıtlı ve yetkilendirilmiş olduğuna dair kanıt sunana kadar alıkonulacaktır" diyerek, gemiyi serbest bırakmadan önce inceleyeceklerini belirterek, "Denetim, hava koşulları güvenli bir şekilde izin verdiğinde gerçekleştirilecek" ifadelerini kullandı. # fazla oku Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field) Londra Borsası Grubu'ndan alınan verilere göre, "Noura" gemisi şu anda İran bayrağı altında seyrediyor. Şarku'l Avsat'ın Reuters'ten aktardığına göre haberi ilk duyuran Danimarka televizyon kanalı TV2, geminin çarşamba günü bayrağını Komor Adaları'ndan İran'a değiştirdiğini belirtti. Reuters, değişikliğin ne zaman gerçekleştiğini bağımsız olarak doğrulayamadı. Londra Borsası Grubu'ndan alınan veriler, "Nora" gemisinin, ABD Hazine Bakanlığı'nın yaptırım listesinde yer alan ve daha önce "Cyrus" adıyla anılan bir konteyner gemisiyle aynı Uluslararası Denizcilik Örgütü (IMO) numarasına sahip olduğunu gösteriyor. IMO numaraları, isim veya bayrak değişikliklerinden bağımsız olarak değişmeden kalan kalıcı gemi tanımlayıcılarıdır. Cyrus, ABD Yabancı Varlık Kontrol Ofisi'nin İran yaptırım programı kapsamında belirlenmiş olup, Londra Borsası Grubu'ndan elde edilen veriler, şirketin Argon Shipping ve Rail Shipping ile bağlantılı olduğunu göstermektedir. Reuters, Argon Shipping ve Rail Shipping şirketlerine yorum almak için ulaşamadı. TV2, geminin son 25 gündür limanda demirli ve kullanılmadan beklediğini bildirdi. ***İçerik orijinal haline bağlı kalınarak çevrilmiştir. Independent Türkçe’nin editöryal politikasını yansıtmayabilir** _Şarku'l Avsat'ı_ n haberlerine ulaşmak için tıklayın İRAN Cuma, Şubat 20, 2026 - 18:00 Main image: > <p>Danimarka polis memurları / Fotoğraf: AFP</p> Dünya related nodes: Trump, İran'a nasıl bir saldırı düzenlemeyi planlıyor? Netanayahu, İran'ı "hayal bile edemeyecekleri bir karşılık vermekle" tehdit etti Rubio, İran ile yaşanan gerilimler arasında önümüzdeki hafta İsrail'i ziyaret edecek Type: news SEO Title: Danimarka, usulsüz kayıt nedeniyle İran bayraklı bir gemiyi alıkoydu copyright Independentturkish:
20.02.2026 14:57 👍 0 🔁 0 💬 0 📌 0
Preview
Bakan Bayraktar: Suudi Arabistan ile 5 bin MW'lık yenilenebilir enerji iş birliğinde ilk faz için imzalar atıldı Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar, Suudi Arabistan ile imzalanan yenilenebilir enerji anlaşmasına ilişkin açıklamalarda bulundu. Bayraktar, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Riyad temasları kapsamında Suudi Arabistan Enerji Bakanı Abdulaziz bin Selman Al-Suud ile Türkiye’de toplam 5 bin megavatlık güneş ve rüzgar yatırımlarını öngören Yenilenebilir Enerji Santrali Projelerine İlişkin Hükümetlerarası Anlaşma’nın imzalandığını hatırlattı. Bayraktar, "Bugün de İstanbul’da ACWA ile attığımız imzalarla bu iş birliğini somutlaştırdık. Projenin ilk fazında Sivas ve Karaman Taşeli’nde toplam 2 bin MW’lık iki GES, yaklaşık 2 milyar dolarlık yatırımla hayata geçecek. Böylece 2,1 milyon hanenin elektrik ihtiyacını karşılayacak kapasiteyi sistemimize kazandırmış olacağız" ifadelerini kullandı. Sivas’ta kilovatsaat başına 2,35 euro sent alım fiyatı üzerinde mutabakata vardıklarını kaydeden Bayraktar, "Karaman Taşeli’nde ise üretilen elektriği Türkiye’de bugüne kadar görülen en düşük seviyeden kilovatsaat başına sabit 1,99 euro sent bedelle satın alacağız. Belirlediğimiz fiyatlar 25 yıl boyunca geçerli olacak" dedi. Bayraktar'ın paylaşımı şöyle: > Yüzde 50 yerlilik şartıyla sanayimize de güçlü katkı sunacak bu projelerin temelini 2026 içinde atmayı, 2028’de ise devreye alıp en kısa sürede tam kapasiteye ulaştırmayı hedefliyoruz. Toplam 5 bin MW’lık anlaşmanın ikinci fazında da 3.000 MW ilave güneş ve rüzgâr yatırımıyla iş birliğimizi büyütmeyi hedefliyoruz. Türkiye’nin yenilenebilir enerji dönüşümüne ve yatırım iklimine duyulan güveni pekiştiren bu önemli adımın sektörümüz ve milletimiz için hayırlı olmasını diliyorum. _Independent Türkçe_ Enerji SUUDİ ARABİSTAN Bayraktar, projelerin 2,1 milyon hanenin elektrik ihtiyacını karşılayacağını bildirdi Cuma, Şubat 20, 2026 - 17:45 Main image: > <p>Fotoğraf: ANKA</p> Ekonomi̇ Type: news SEO Title: Bakan Bayraktar: Suudi Arabistan ile 5 bin MW'lık yenilenebilir enerji iş birliğinde ilk faz için imzalar atıldı copyright Independentturkish:
20.02.2026 14:42 👍 0 🔁 0 💬 0 📌 0
Preview
Tunuslu bir milletvekili, Cumhurbaşkanı Kays Said'i eleştirdiği gerekçesiyle sekiz ay hapis cezasına çarptırıldı Yerel medyaya göre Tunus'ta bir mahkeme dün Milletvekili Ahmed Seydani'yi, ülkenin son sel felaketinin ardından sosyal medyada Cumhurbaşkanı Kays Said'i eleştirdiği gerekçesiyle sekiz ay hapis cezasına çarptırdı. # fazla oku Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field) Seydani, bu ayın başlarında, Tunus'un çeşitli bölgelerinde altyapıya zarar veren sellere neden olan olağanüstü yağışların ardından Saïd'in iki bakanla yaptığı görüşmeyle ilgili Facebook'ta yaptığı, "Cumhurbaşkanı, yetki alanını resmi olarak yollara ve su borularına genişletmeye karar verdi. Görünüşe göre yeni unvanı Sanitasyon ve Yağmur Suyu Drenajı Başkomutanı olacak” yorumu nedeniyle tutuklandı. Şarku'l Avsat'ın AFP'den aktardığına göre Seydani'nin avukatı Husameddin Bin Atya ajansa yaptığı açıklamada, müvekkilinin Telekomünikasyon Kanunu'nun 86. maddesi uyarınca yargılandığını ve bu maddenin “Kamu iletişim ağları aracılığıyla kasıtlı olarak başkalarına zarar veren veya huzurunu bozan herkesi” bir ila iki yıl hapis ve 100 ila 1.000 dinar (yaklaşık 300 avro) para cezası öngördüğünü söyledi. Tunus'ta geçen ay 70 yıldan fazla süredir görülen en şiddetli yağışların ardından en az beş kişi hayatını kaybetti, birçok kişi ise hala kayıp durumunda. ***İçerik orijinal haline bağlı kalınarak çevrilmiştir. Independent Türkçe’nin editöryal politikasını yansıtmayabilir** _Şarku'l Avsat'ın_ haberlerine ulaşmak için tıklayın tunus Cuma, Şubat 20, 2026 - 17:30 Main image: > <p>Tunus Cumhurbaşkanı Kays Said / Fotoğraf: Reuters</p> Dünya related nodes: Tunus: Afrika, Akdeniz ve İslam dünyasında stratejik bir kültür köprüsü Tunus’ta 5. Türk–Arap Üniversiteleri Kongresi başladı Barrack sırrı açıkladı: İsrail'in eli Tunus'a uzandı Type: news SEO Title: Tunuslu bir milletvekili, Cumhurbaşkanı Kays Said'i eleştirdiği gerekçesiyle sekiz ay hapis cezasına çarptırıldı copyright Independentturkish:
20.02.2026 14:37 👍 0 🔁 0 💬 0 📌 0
Preview
Trump, "uzaylılarla ilgili belgelerin" gizliliğini kaldıracaklarını söyledi ABD Başkanı Donald Trump, daha önce kamuoyuyla paylaşılmamış dünya dışı yaşama ilişkin hükümet bilgilerinin gizliliğinin kaldırılacağını duyurdu. Trump, sosyal medya platformu Truth Social üzerinden yaptığı paylaşımda, “Gösterilen büyük ilgi göz önünde bulundurulduğunda, Savunma Bakanı’na (Pete Hegseth) ve ilgili diğer bakanlık ve kurumlara, uzaylılar ve dünya dışı yaşamla ilgili hükümet belgelerinin tespit edilmesi ve yayımlanması sürecini başlatmaları talimatını vereceğim… Tanrı Amerika’yı korusun” ifadelerini kullandı. # fazla oku Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field) Açıklama, eski ABD Başkanı Barrack Obama’nın Tanımlanamayan Uçan Cisimler (UFO) ve uzaylı yaşam formlarının varlığına ilişkin sözlerinin ardından geldi. Obama, geçen hafta ABD’li podcast sunucusu Brian Tyler Cohen’e verdiği röportajda UFO’larla ilgili bir soruya, “Gerçekler, ama ben onları görmedim ve Area 51’de (ABD’nin Nevada çölünde yer alan gizli bir Amerikan Hava Kuvvetleri üssü) saklanmıyorlar. Yeraltı tesisi yok” ifadeleriyle yanıt vermişti. Bu sözler medyada büyük yankı uyandırdı ve dünya dışı yaşam teorilerini daha da körükledi. Sözleri dünya genelinde geniş yankı bulunca Obama ek bir açıklama yapmak zorunda kaldı. Instagram hesabından yaptığı paylaşımda, “Hızlı soru-cevap bölümünün ruhuna uygun davranmaya çalışıyordum ama madem bu kadar ilgi gördü, açıklık getireyim. İstatistiksel olarak evren o kadar geniş ki başka yerlerde yaşam olma ihtimali yüksek. Ancak güneş sistemleri arasındaki mesafeler o kadar büyük ki uzaylılar tarafından ziyaret edilmiş olma ihtimalimiz düşük. Başkanlığım sırasında dünya dışı varlıkların bizimle temas kurduğuna dair hiçbir kanıt görmedim. Gerçekten” ifadelerini kullandı. _Independent Türkçe_ DONALD TRUMP UFO UZAYLILAR Trump, dünya dışı yaşam ve uzaylılara ilişkin gizli hükümet belgelerinin kamuoyuna açıklanmasına onay vereceğini söyledi Cuma, Şubat 20, 2026 - 17:30 Main image: > <p>Fotoğraf: Reuters (Arşiv)</p> Dünya related nodes: Barack Obama: "Uzaylılar gerçek" Type: news SEO Title: Trump, "uzaylılarla ilgili belgelerin" gizliliğini kaldıracaklarını söyledi copyright Independentturkish:
20.02.2026 14:35 👍 0 🔁 0 💬 0 📌 0
Preview
Hamas: Gazze ile ilgili her türlü düzenleme, ablukanın kaldırılmasıyla başlamalıdır Hamas, Gazze Şeridi ve Filistin halkının geleceğiyle ilgili her türlü siyasi sürecin veya düzenlemenin, düşmanlıkların tamamen sona ermesi, ablukanın kaldırılması ve başta özgürlük ve kendi kaderini tayin hakkı olmak üzere meşru ulusal hakların güvence altına alınmasıyla başlaması gerektiğini vurguladı. Şarku'l Avsat'ın DPA'den aktardığına göre bu açıklama, hareketin dün Amerika Birleşik Devletleri'nde düzenlenen Gazze Şeridi "Barış Konseyi" oturumuna yanıt olarak yayınladığı basın bildirisinde yer aldı. Hareket, işgalin suçlarına ve ateşkes anlaşmasının sürekli ihlallerine devam ettiği bir dönemde oturumun düzenlenmesinin, uluslararası toplumun ve katılımcı tarafların işgali saldırganlığını durdurmaya zorlamak için pratik adımlar atmasını gerektirdiğini vurguladı. # fazla oku Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field) Hamas, geçiş noktalarının açılmasını ve insani yardımın kısıtlama olmaksızın girişini, ayrıca yeniden yapılanma sürecinin derhal başlatılmasını talep etti. Uluslararası tarafların ve arabulucuların, anlaşmaların uygulanmasını sağlamak ve insani ve siyasi hakların engellenmesini önlemek için sorumluluklarını yerine getirmeleri gerektiğinin altını çizdi. Ayrıca, kalıcı bir ateşkesin sağlanması için ciddi çabalara ihtiyaç duyulduğunu belirterek, Gazze Şeridi'ni istikrara kavuşturmaya yönelik her türlü gerçek uluslararası çabanın, sorunun kök nedenini ele alması gerektiğini vurguladı: işgal, işgal politikalarının sona erdirilmesi ve Filistin halkının tam ve eksiksiz haklarına kavuşması. ABD Başkanı Donald Trump, dün 40'tan fazla ülkeden temsilci ve 12 ülkeden gözlemcinin katılımıyla "Barış Konseyi"nin ilk toplantısını düzenledi. Toplantının odak noktası, savaşın harap ettiği Gazze Şeridi'nde yeniden yapılanma ve uluslararası bir istikrar gücünün oluşturulmasıydı. ***İçerik orijinal haline bağlı kalınarak çevrilmiştir. Independent Türkçe’nin editöryal politikasını yansıtmayabilir** _Şarku'l Avsat'ın_ haberlerine ulaşmak için tıklayın GAZZE Cuma, Şubat 20, 2026 - 17:15 Main image: > <p>Filistinli bir aile, Gazze Şeridi'nin kuzeyindeki Cibaliye'de çadırlarının önünde kahvaltı yapıyor Fotoğraf: AA</p> Dünya related nodes: Trump: Gazze’ye 10 milyar dolar yardımın önündeki tek engel Hamas Gazze'ye asker gönderecek 5 ülke belli oldu Hakan Fidan: Gazze için Uluslararası İstikrar Gücü’ne asker göndermeye hazırız Type: news SEO Title: Hamas: Gazze ile ilgili her türlü düzenleme, ablukanın kaldırılmasıyla başlamalıdır copyright Independentturkish:
20.02.2026 14:16 👍 0 🔁 0 💬 0 📌 0
Preview
Kısa haberler **İran'da eğitim uçağının düşmesi sonucu 1 kişi hayatını kaybetti** İran'ın Hamedan eyaletinde İran Ordusu Hava Kuvvetleri Komutanlığına ait bir eğitim uçağının düştüğü ve bir kişinin hayatını kaybettiği bildirildi. Jamaran haber sitesi, Şehid Nuje Üssü Halkla İlişkiler birimi tarafından yapılan açıklamada, "İran Ordusu Hava Kuvvetlerine ait bir eğitim uçağı akşam saatlerinde Hamedan eyaletinde kaza yaptı. Olay sonucunda pilotlardan biri hayatını kaybederken diğeri kurtuldu." ifadeleri kullanıldı. Kazaya ilişkin soruşturma başlatıldığı belirtildi. Independent Türkçe, Türkiye ve dünyadan güncel haberleri okurları için derledi Cuma, Şubat 20, 2026 - 00:45 Main image: > <p>Fotoğraf: Independent Türkçe</p> Haber Type: news SEO Title: Kısa haberler copyright Independentturkish:
19.02.2026 21:46 👍 0 🔁 0 💬 0 📌 0
Preview
İstanbul'daki uyuşturucu soruşturmasında gözaltına alınan 5 şüpheli tutuklandı İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Kaçakçılık, Narkotik ve Ekonomik Suçlar Soruşturma Bürosunca yürütülen uyuşturucu soruşturması sürdürülüyor. Soruşturma kapsamında 3 şüpheli daha gözaltına alındı. Emniyetteki işlemleri tamamlanan toplam 21 şüpheli, sağlık kontrollerinin ardından Çağlayan'daki İstanbul Adliyesi'ne sevk edildi. Savcılıkta ifadeleri alınan şüphelilerden Kaan Tangöze, Kemal Doğulu, Murat Dalkılıç ve İsmail Hacıoğlu serbest bırakıldı. Şüpheliler Barış Talay, Dilara Kırmıt, Ramazan Bayar, Tolga Kulakçı ve Tolga Sezgin tutuklama talebiyle, 12 şüpheli ise adli kontrol istemiyle nöbetçi sulh ceza hakimliğine sevk edildi. Hakimlik, talep doğrultusunda 5 şüphelinin tutuklanmasına, 12 şüpheli hakkında ise adli kontrol tedbiri uygulanmasına hükmetti. **Operasyon** Soruşturma kapsamında 25 şüpheli hakkında, "kullanmak için uyuşturucu veya uyarıcı madde satın almak, kabul etmek veya bulundurmak ya da uyuşturucu veya uyarıcı kullanmak", "uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanılmasını kolaylaştırmak" suçlarından gözaltı kararı verilmişti. Bunun üzerine İstanbul Emniyet Müdürlüğü Narkotik Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü ekiplerince düzenlenen operasyonda, iş insanı ve Terzi isimli mekanın sahibi Hakan Tunçelli, şarkıcı Murat Dalkılıç, Duman grubu solisti Kaan Tangöze, Murat Cevahiroğlu, Barış Talay, Hakan Kakız, Kemal Doğulu, Bonivex isimli işletmenin sahibi Murat Öztürk, Züber isimli firmanın ortakları Muratcan Kurt, Nailcan Kurt, Alihan Taşkın, Tolga Sezgin, Ramazan Bayar, Aygün Aydın, Buse Görkem Narcı, İsmail Hacıoğlu, Furkan Koçan ve eski boksör Adem Kılıççı gözaltına alınmıştı. Yurt dışına çıktığı tespit edilen şarkıcı Edis Görgülü hakkında da yakalama kararı çıkarılmıştı. _AA_ İstanbul'daki uyuşturucu soruşturması kapsamında gözaltına alınan 21 şüpheliden 5’i tutuklandı Cuma, Şubat 20, 2026 - 00:00 Main image: > <p>Fotoğraf: AA</p> Haber Type: news SEO Title: İstanbul'daki uyuşturucu soruşturmasında gözaltına alınan 5 şüpheli tutuklandı copyright Independentturkish:
19.02.2026 20:56 👍 0 🔁 0 💬 0 📌 0
Preview
Gazze'ye asker gönderecek 5 ülke belli oldu Donald Trump’ın başkanlığında Washington’da gerçekleştirilen Gazze Barış Kurulu’nun ilk toplantısında 5 ülke, Gazze’ye asker göndermeyi taahhüt etti. Kurucu üyeleri arasında Türkiye’nin de bulunduğu Gazze Barış Kurulu toplantısında, Uluslararası İstikrar Gücü (ISF) kapsamında Endonezya, Fas, Kazakistan, Kosova ve Arnavutluk’un asker göndereceği açıklandı. ISF bünyesinde görev alacak askerlerin ilk olarak Gazze’nin güneyindeki Refah kentinde konuşlanacağı bildirildi. **“Beş ülke asker göndermeyi taahhüt etti”** Uluslararası İstikrar Gücü Komutanı Jasper Jeffers, toplantıda yaptığı açıklamada, “Bugün ilk beş ülkenin ISF için asker göndermeyi taahhüt ettiğini duyurmaktan büyük mutluluk duyuyorum: Endonezya, Fas, Kazakistan, Kosova ve Arnavutluk. Mısır ve Ürdün ise polis eğitimi için taahhütte bulundu” ifadelerini kullandı. **İlk konuşlanma Refah’ta** Jeffers, ISF’nin ilk etapta Refah’ta konuşlanarak polis eğitimi vermeye başlayacağını, kontrol alanının zamanla bölge bölge genişletileceğini belirtti. Uzun vadeli plan kapsamında Gazze’ye 20 bin ISF askeri konuşlandırılması ve 12 bin polisin eğitilmesinin hedeflendiği kaydedildi. _Independent Türkçe_ GAZZE asker İsrail Donald Trump başkanlığında Washington’da yapılan Gazze Barış Kurulu toplantısında Endonezya, Fas, Kazakistan, Kosova ve Arnavutluk Gazze’ye asker göndermeyi taahhüt etti Perşembe, Şubat 19, 2026 - 23:00 Main image: > <p>Fotoğraf: AA</p> Dünya Type: news SEO Title: Gazze'ye asker gönderecek 5 ülke belli oldu copyright Independentturkish:
19.02.2026 20:07 👍 0 🔁 0 💬 0 📌 0
Preview
Netanayahu, İran'ı "hayal bile edemeyecekleri bir karşılık vermekle" tehdit etti ABD'nin İran'a olası saldırısına ilişkin orduya ve sivil savunma birimlerine "savaş hazırlığı" talimatı verdiği aktarılan İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, misilleme yapmaları halinde Tahran yönetimini "hayal bile edemeyecekleri bir karşılık vermekle" tehdit etti. Başbakan Netanyahu, askeri mezuniyet töreninde yaptığı konuşmada, İsrail’in İran’a karşı "en büyük müttefiki ABD ile omuz omuza çalıştığını" vurguladı. Her türlü senaryoya hazırlıklı olduklarını belirten Netanyahu, "Kesin olan bir şey var: Eğer ayetullahlar hata yapıp bize saldırırlarsa, hayal bile edemeyecekleri bir karşılıkla yüzleşecekler." tehdidinde bulundu. Netanyahu, geçen hafta ABD Başkanı Donald Trump ile gerçekleştirdiği görüşmede, "İran ile yürütülecek müzakerelerde izlenecek temel ilkeler konusunda İsrail’in pozisyonunu" ilettiğini belirtti. **Ateşkese rağmen Gazze’ye saldırıların süreceği mesajı** Başbakan Netanyahu, konuşmasında ateşkesi ihlal ederek saldırılar düzenledikleri Gazze'de Hamas'ın çok yakında bir ikilemle karşı karşıya kalacağını öne sürerek "Silahlarından kolay yoldan mı yoksa zor yoldan mı vazgeçecekler?" ifadeleriyle saldırıları sürdüreceklerine işaret etti. Gazze Şeridi’nde ateşkes sonrası oluşturulan Sarı Hattın gerisinde sürdürdükleri işgali, İsrail'in "karadan işgali tehlikesini minimuma indirmek için hayati bir ihtiyaç olarak" meşrulaştırmaya çalışan Netanyahu, İsrail askerlerinin Lübnan ve Suriye’nin güneyindeki işgaliyle de övündü. İsrail basını, ABD'nin İran'a olası saldırısını "yakın zamanda" başlatabileceği değerlendirmeleri üzerine İsrail Ordusu İç Cephe Komutanlığı'na yüksek alarm durumuna geçilmesi talimatı verildiğini aktarıyor. Kanal 12 televizyonu ise ABD'nin İran'a saldırı başlatması halinde İsrail'in de bu saldırılara katılacağını öne sürmüştü. İsrail basınına konuşan ABD’li yetkililer, Trump'ın İran'a yönelik büyük çaplı bir saldırı talimatı vermeye "çok yakın" olduğunu, diplomatik takvimin daraldığını ve askeri seçeneklerin masada olduğunu belirtmişti. _AA_ İsrail İRAN Başbakan Netanyahu ABD'nin İran'a olası saldırısına ilişkin orduya ve sivil savunma birimlerine "savaş hazırlığı" talimatı verdiği aktarılan Netanyahu, misilleme yapmaları halinde Tahran yönetimini "hayal bile edemeyecekleri bir karşılık vermekle" tehdit etti Perşembe, Şubat 19, 2026 - 21:30 Main image: > <p>Fotoğraf: AA</p> Dünya Type: news SEO Title: Netanayahu, İran'ı "hayal bile edemeyecekleri bir karşılık vermekle" tehdit etti copyright Independentturkish:
19.02.2026 18:32 👍 0 🔁 0 💬 0 📌 0
Preview
Gazeteci Alican Uludağ gözaltına alındı Gazeteci Alican Uludağ, sosyal medya paylaşımları nedeniyle İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından başlatılan soruşturma kapsamında Ankara'da gözaltına alındı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, gazeteci Alican Uludağ hakkında X sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımlar nedeniyle hakkında re'sen soruşturma başlatıldığı bildirildi. Başsavcılık, soruşturmanın "Cumhurbaşkanına alenen hakaret" ve "yanıltıcı bilgiyi alenen yayma" suçlamaları kapsamında yürütüldüğünü belirtti. Açıklamada, Uludağ'ın Ankara'da gözaltına alındığı ve 20 Şubat 2026 tarihinde mevcutlu olarak İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nda hazır edilmesi yönünde talimat verildiği kaydedildi. **ÇGD'den Alican Uludağ'ın gözaltına alınmasına tepki** Çağdaş Gazeteciler Derneği, gazeteci Alican Uludağ’ın sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek gözaltına alınmasına tepki göstererek, "Gazetecilik suç değildir" açıklamasında bulundu. Çağdaş Gazeteciler Derneği (ÇGD), gazeteci Alican Uludağ’ın gözaltına alınmasına ilişkin yazılı açıklama yaptı. Derneğin sosyal medya hesabından yapılan paylaşımda, "Üyemiz, gazeteci Alican Uludağ, sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek gözaltına alındı. Gazetecileri gözaltıyla susturmaya çalışmak, doğrudan ifade özgürlüğüne ve halkın haber alma hakkına yönelmiş bir müdahaledir. Gazetecilik suç değildir. Meslektaşımız derhal serbest bırakılmalıdır. Sürecin takipçisi olacak, meslektaşımızın yanında durmaya devam edeceğiz. Basın ve ifade özgürlüğünü savunmaktan vazgeçmeyeceğiz." denildi. _ANKA_ Alican Uludağ Gazeteci Alican Uludağ, sosyal medya paylaşımları nedeniyle İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından başlatılan soruşturma kapsamında Ankara’da gözaltına alındı Perşembe, Şubat 19, 2026 - 21:15 Main image: > <p>Fotoğraf: AA</p> Haber Type: news SEO Title: Gazeteci Alican Uludağ gözaltına alındı copyright Independentturkish:
19.02.2026 18:17 👍 0 🔁 0 💬 0 📌 0
Preview
Hakan Fidan: Gazze için Uluslararası İstikrar Gücü’ne asker göndermeye hazırız Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, ABD öncülüğünde kurulan Gazze Barış Kurulu’nun Washington’da düzenlenen ilk toplantısına Türkiye adına katıldı. Fidan, toplantıda yaptığı konuşmada, Uluslararası İstikrar Gücü’ne asker göndermeye hazır olduklarını açıkladı. Recep Tayyip Erdoğan’ı temsilen toplantıya iştirak eden Fidan, iki yıldır devam eden insanlık dramının ardından ABD Başkanı Donald Trump’ın çabaları ve ortak girişimler sayesinde Gazze’de ateşkes sağlandığını belirtti. **“İnsani durum hala kırılgan”** Gazze’de sağlanan ateşkese rağmen insani durumun hassasiyetini koruduğunu ifade eden Fidan, “Ancak insani durum hala kırılgan ve ateşkes ihlalleri devam ediyor. Bu nedenle hızlı, koordineli ve etkili bir müdahale hayati önem taşımaktadır” dedi. **“Yeniden inşa ve güvenlik için katkı sunabiliriz”** Fidan, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Gazze’nin güvenliği, istikrarı ve yeniden inşası konusundaki kararlılığını sürdürdüğünü vurgulayarak, Türkiye’nin halihazırda bölgeye büyük miktarda insani yardım sağladığını kaydetti. Sağlık ve eğitim sektörlerinin yeniden yapılandırılması ile polis gücünün eğitimi konusunda da katkı sunabileceklerini belirten Fidan, “Ayrıca, Uluslararası İstikrar Gücü’ne asker göndermeye hazırız” ifadelerini kullandı. **“Temel iki devletli çözüm”** ABD Başkanı Trump’a da seslenen Fidan, Türkiye’nin adil ve kalıcı bir barış yönündeki çabaları desteklemeye devam edeceğini belirtti. Kalıcı barışın temelinin iki devletli çözüm olduğuna inandıklarını vurgulayan Fidan, “Bölgedeki tüm halkların yararına olacak şekilde bu amaca ulaşmak için birlikte çalışalım” çağrısında bulundu. _Independent Türkçe_ GAZZE hakan fidan Hakan Fidan, Gazze’de güvenlik ve istikrar için Uluslararası İstikrar Gücü’ne asker göndermeye hazır olduklarını açıkladı; kalıcı barış için iki devletli çözüm vurgusu yaptı Perşembe, Şubat 19, 2026 - 20:45 Main image: > <p>Fotoğraf: AA</p> Haber Type: news SEO Title: Hakan Fidan: Gazze için Uluslararası İstikrar Gücü’ne asker göndermeye hazırız copyright Independentturkish:
19.02.2026 17:49 👍 0 🔁 0 💬 0 📌 0
Preview
Cumhurbaşkanı Erdoğan: Tehditleri kaynağında etkisiz hale getiriyoruz Recep Tayyip Erdoğan, yaptığı konuşmada Türkiye’nin güvenlik politikalarına ve “Terörsüz Türkiye” sürecine ilişkin önemli mesajlar verdi. Sınır ötesi operasyonlara dikkat çeken Erdoğan, “Oynanan oyunların ve kurulan tuzakların farkındayız. Bugün geldiğimiz noktada Türkiye kendi güvenliği için sınırları ötesinde de her türlü adımı atmaktadır. Nerede bir tehdit ve tehlike varsa kaynağında etkisiz hale getiriyoruz. Kahraman ordumuz sayesinde terör örgütlerinin hareket alanlarını sınırlandırdık” dedi. **“Ramazan ayı hayırlara vesile olsun”** Konuşmasına Ramazan ayını tebrik ederek başlayan Erdoğan, “Mübarek Ramazan ayında bizlerle bir arada olduğunuz için sizlere sevgi ve saygılarımı sunuyorum. Ramazan ayınızı canı gönülden tebrik ediyorum. Ramazan ayı bütün İslam âlemine hayır getirsin” ifadelerini kullandı. Şehitlere rahmet, gazilere sağlık dileyen Erdoğan, vatan uğruna can vermenin en büyük kahramanlık olduğunu belirterek milletle iftihar ettiklerini söyledi. **“Bu topraklardan bizi atamadılar”** Türkiye’nin bin yıllık tarihine atıfta bulunan Erdoğan, milletin büyük bedeller ödediğini vurguladı. “Nice şehirlerimiz talan edildi, köylerimiz yakıldı, yıkıldı. Ama ne yaptılarsa bizi bu topraklardan atamadılar. Ezanlarımızı susturamadılar, bayrağımızı indiremediler. Can verdik ama istikbalimizden ödün vermedik” dedi. Şehitlerin emanetinin vatan, bayrak, ezan ve bağımsızlık olduğunu ifade eden Erdoğan, 23 yıldır bu değerlere sahip çıkma mücadelesi verdiklerini kaydetti. **“Dünya siyaseti yeniden şekilleniyor”** Yakın coğrafyada ciddi gerilimler yaşandığını belirten Erdoğan, küresel siyasette yeni bir döneme girildiğini söyledi. Türkiye’nin bu süreci başarılı şekilde yönettiğini dile getiren Erdoğan, “Devletimiz bu zorlu süreçleri çok başarılı şekilde yönetmektedir. Oynanan oyunların ve kurulan tuzakların farkındayız” diye konuştu. **Savunma sanayii vurgusu: “Yüzde 80 yerlilik”** Savunma sanayiinde gelinen noktaya değinen Erdoğan, yerlilik oranının yüzde 80’e ulaştığını belirtti. İHA, SİHA, gemi ve tank üretiminde önemli aşama kaydedildiğini söyleyen Erdoğan, ilerleyen süreçte savaş uçakları ve uçak gemilerinin de gündemde olacağını ifade etti. “Sahadaki kazanımları artık kalıcı hale getirmek istiyoruz” diyen Erdoğan, güvenlik alanındaki ilerlemelerin sürdürüleceğini kaydetti. **“Terörsüz Türkiye sürecinde mesafe aldık”** “Terörsüz Türkiye” sürecine ilişkin de değerlendirmede bulunan Erdoğan, kısa sürede önemli mesafe kat edildiğini söyledi. Ülkeye yönelik güvenlik risklerinde ciddi azalma yaşandığını belirten Erdoğan, TBMM bünyesinde yürütülen çalışmaların tamamlandığını ifade etti. **Şehit yakınları ve gazilere yönelik düzenlemeler** Erdoğan, şehit yakınları ve gazilere yönelik hayata geçirilen uygulamalara da değindi. 1995-2002 yılları arasında 6 bin 315 şehit yakını ve gazinin kamuda istihdam edildiğini, bu sayının 52 bine ulaştığını açıkladı. Ayrıca 4 bin 222 okul, cadde ve kamu alanına şehitlerin isimlerinin verildiğini söyledi. “86 milyonun emanetini taşıdığımızı bilerek tedbirli ve titiz hareket ediyoruz” diyen Erdoğan, Türkiye’yi terör belasından kurtarmakta kararlı olduklarını vurguladı. Şehit yakınlarını ve gazileri rahatsız edecek hiçbir söyleme izin vermeyeceklerini belirten Erdoğan, birlik ve beraberlik mesajı verdi. _AA_ cumhurbaşkanı erdoğan terörsüz türkiye Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye’nin güvenliği için sınır ötesinde her türlü adımın atıldığını belirterek, “Tehditleri kaynağında etkisiz hale getiriyoruz” dedi Perşembe, Şubat 19, 2026 - 20:15 Main image: > <p>Fotoğraf: AA</p> Siyaset Type: news SEO Title: Cumhurbaşkanı Erdoğan: Tehditleri kaynağında etkisiz hale getiriyoruz copyright Independentturkish:
19.02.2026 17:16 👍 0 🔁 0 💬 0 📌 0
Preview
Trump yönetiminin Gazze'de 5 bin kişilik askeri üs inşa etmeyi planladığı öne sürüldü İngiliz The Guardian gazetesinin haberinde, bu üs planı için bir sözleşme yapıldığı iddia edildi. Habere göre, Barış Kurulu'nun bir organı olan Uluslararası İstikrar Gücü'nün (ISF) personelleri için 5 bin kişilik olarak tasarlanan üs 1400 metreye 1100 metre alana sahip olacak. Tamamı dikenli tel ile çevrilecek üste; gözetleme kulesi, atış poligonu, askeri teçhizat deposu ve bir askeri karakolun aşamalı şekilde inşa edilmesi öngörülüyor. Üs, İsrail'in iki yıldan uzun süre devam eden bombardımanının ardından yerle bir edilen Gazze Şeridi'nin güneyinde inşa edilecek. Bir kaynak, bu bölgenin uluslararası inşaat şirketlerinin görevlilerinden oluşan küçük bir grup tarafından incelendiğini söyledi. Üs planı için yapılan sözleşmede; yüklenicinin, yeraltındaki boşlukları ve tünelleri tespit etmek için sahanın incelemesini yapacağı, insan kalıntıları veya kültürel eser olduğundan şüphelenilen bir durumda o bölgedeki tüm çalışmaların derhal durdurulacağı kaydedildi. Trump yönetimi yetkilisi ise askeri üs sözleşmesi hakkında konuşmayı reddederek, "Başkanın da söylediği gibi, ABD askerleri bu topraklara ayak basmayacak. Sızdırılan belgeler hakkında konuşmayacağız." ifadelerini kullandı. Birleşmiş Milletlere (BM) göre, ISF, Gazze'yi güvenli hale getirmek, bölgede barışı ve sivilleri korumak ile oluşturulacak Filistin güvenlik güçlerini eğitmek ve desteklemekle görevlendirilecek. İsrail'in ateşkesi bozarak yeniden saldırılara başlaması durumunda ISF'nin nasıl bir müdahale kuralına göre hareket edeceği ve İsrail'in Gazze'nin yeniden inşasına devam etmek için şart koştuğu Hamas'ın silahsızlandırılması konusunda ne tür bir rol üstleneceği ise belirsiz. _AA_ ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin, Gazze Şeridi'nde çok uluslu güçlerin konuşlanması için 350 dönümden fazla alana yayılan 5 bin kişilik bir askeri üs inşa etmeyi planladığı aktarıldı. Perşembe, Şubat 19, 2026 - 18:30 Main image: > <p>Fotoğraf: AA</p> Dünya Type: news SEO Title: Trump yönetiminin Gazze'de 5 bin kişilik askeri üs inşa etmeyi planladığı öne sürüldü copyright Independentturkish:
19.02.2026 15:37 👍 0 🔁 0 💬 0 📌 0
Preview
Rubio, İran ile yaşanan gerilimler arasında önümüzdeki hafta İsrail'i ziyaret edecek Bir ABD yetkilisi, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun İran ile artan gerilimler ortamında önümüzdeki hafta İsrail'i ziyaret edeceğini duyurdu. Yetkili AFP'ye verdiği demeçte, "Bakan Rubio, Başbakan Binyamin Netanyahu ile görüşmek üzere 28 Şubat'ta İsrail'i ziyaret edecek" dedi. # fazla oku Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field) Geçtiğimiz hafta Washington'u ziyaret eden ve Başkan Donald Trump ile görüşmeler yapan Netanyahu, İran'a karşı sert bir yaklaşımı savunuyor ve haziran ayında İran'a yönelik 12 günlük savaşa yol açan bir saldırı başlattı. Amerika Birleşik Devletleri, İran'ın önemli nükleer tesislerine yönelik saldırılarla bu girişime destek verdi. Trump, salı günü elçileri Steve Wittkoff ve Jared Kushner'ı Umman'ın arabuluculuğuyla Cenevre'de İranlı yetkililerle dolaylı görüşmeler yapmak üzere görevlendirdi. Tahran ilerleme kaydedildiğini açıklarken, Trump askeri müdahale olasılığını gündeme getirdi ve İran sınırına yakın bölgelere ABD güçlerinin konuşlandırılması emrini verdi. Yeniden ortaya çıkan baskı, insan hakları örgütlerine göre binlerce protestocunun ölümüne yol açan İranlı yetkililerin protestoculara yönelik şiddetli müdahalesinden bir ay sonra geldi. ***İçerik orijinal haline bağlı kalınarak çevrilmiştir. Independent Türkçe’nin editöryal politikasını yansıtmayabilir** _Şarku'l Avsat'ı_ n haberlerine ulaşmak için tıklayın İRAN Perşembe, Şubat 19, 2026 - 18:00 Main image: > <p>ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio / Fotoğraf: DPA</p> Dünya related nodes: İran iki kritik hafta ile karşı karşıya ABD ordusu, cumartesi günü Başkan Trump'a İran'a saldırı hazırlığında olduğunu bildirdi İsrail, ABD'nin yakında İran'a saldıracağı beklentisiyle hazırlık yapıyor Type: news SEO Title: Rubio, İran ile yaşanan gerilimler arasında önümüzdeki hafta İsrail'i ziyaret edecek copyright Independentturkish:
19.02.2026 14:54 👍 0 🔁 0 💬 0 📌 0
Preview
Kuzey Kore, nükleer savaş başlığı taşıyabilen yeni füze fırlatıcısını tanıttı Kuzey Kore devlet medyası bugün, ülkenin lideri Kim Jong-un’un, Güney Kore'ye nükleer savaş başlıkları ateşleyebilen devasa çok namlulu roketatarın resmi tanıtımını yerinde gözlemlediğini bildirdi. Kim, dün düzenlenen törende yeni 600 milimetrelik çoklu roketatar sistemini dünyada eşi benzeri olmayan bir sistem olarak öven bir konuşma yaptı. Kore Merkez Haber Ajansı KONA’nın aktardığına göre Kim, sistemin ‘özel bir saldırı, yani stratejik bir görevi yerine getirmek için uygun’ olduğunu söyledi. Bu sözler, nükleer silah kullanımını ifade etmek için yaygın olarak kullanılıyor. # fazla oku Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field) KONA ayrıca Kuzey Kore lideri Kim Jong-un'un kız kardeşi Kim Yo-jong'un bugün yaptığı açıklamada, Güney Kore'nin ülkesine insansız hava araçları gönderdiğini resmi olarak kabul etmesini takdir ettiğini söylediğini aktardı. Kim Yo-jong, Kuzey Kore'nin egemenliğine yönelik bu kadar ciddi bir ihlalin tekrarlanmasını önlemenin Güney Kore'nin çıkarına olduğunu söyledi ve Kuzey Kore ordusunun iki ülke arasındaki sınırda güvenlik önlemlerini artıracağını belirtti. KONA, Kim'in “Düşmanla olan sınır güçlendirilmeli” dediğini aktardı. Öte yandan Güney Kore Birleşme Bakanı Chung Dong-young dün yaptığı açıklamada, Devlet Başkanı Lee Jae-myung'un geçtiğimiz yıl göreve gelmesinden bu yana dört olayda üç sivilin Kuzey Kore'ye insansız hava aracı (İHA) gönderdiğini ve bunun Kore yarımadasındaki ilişkileri etkilediğini söyledi. Kuzey Kore'ye üzüntüsünü dile getiren bakan, hükümetin insansız hava araçlarıyla ilgili olayları ciddiye aldığını belirtti. ***İçerik orijinal haline bağlı kalınarak çevrilmiştir. Independent Türkçe’nin editöryal politikasını yansıtmayabilir** _Şarku'l Avsat'_ ın haberlerine ulaşmak için tıklayın KUZEY KORE Perşembe, Şubat 19, 2026 - 17:45 Main image: > <p>Kuzey Kore lideri Kim Jong-un / Fotoğraf: AA</p> Dünya related nodes: Kuzey Kore, İHA’ların hava sahasını tekrar ihlal etmesi halinde Seul'e "korkunç bir karşılık" verileceği uyarısında bulundu Güney Kore: Eğitim tatbikatı sırasında askeri helikopter kazasında iki kişi hayatını kaybetti Asya'da "diplomatik cambazlık": Japonya ve Çin, Güney Kore için mücadele ediyor Type: news SEO Title: Kuzey Kore, nükleer savaş başlığı taşıyabilen yeni füze fırlatıcısını tanıttı copyright Independentturkish:
19.02.2026 14:49 👍 0 🔁 0 💬 0 📌 0
Preview
Kısa haberler **ABD'den bazı İranlı yetkililere yaptırım kararı** ABD Dışişleri Bakanlığı, İran’daki protestoları şiddet yoluyla bastırdıkları ve internet erişimini kısıtladıkları gerekçesiyle 18 İranlı yetkiliyi yaptırım listesine eklediğini açıkladı. Bakanlık Sözcü Yardımcısı Tommy Pigott, konuya ilişkin yazılı açıklamasında söz konusu yetkililerin İran’daki gösterilere yönelik müdahalelerde rol aldığını belirtti. Pigott, ABD yönetiminin İran halkının ifade özgürlüğünü desteklemeye devam edeceğini vurgulayarak, İranlıların barışçıl toplanma ve gösteri yapma hakkının engellenemeyeceğini ifade etti. Açıklamada, son kararla birlikte yaptırım listesine alınan İranlı yetkili sayısının 58’e yükseldiği bildirildi. Independent Türkçe, Türkiye ve dünyadan güncel haberleri okurları için derledi Perşembe, Şubat 19, 2026 - 00:15 Main image: > <p>Fotoğraf: Independent Türkçe</p> Haber Type: news SEO Title: Kısa haberler copyright Independentturkish:
18.02.2026 21:10 👍 0 🔁 0 💬 0 📌 0
Preview
Savunma Sanayii İcra Komitesi toplantısı yapıldı Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığının NSosyal hesabından yapılan açıklamaya göre, 2026 yılının ilk toplantısında, Türk savunma sanayisinin 2025 yılında gerçekleştirdiği çalışmalar, savunma sanayisinin ihracat başarısı, gelecek hedefleri ve kritik projelere ilişkin değerlendirmelerde bulunuldu. Yerli ve milli savunma sanayisinin desteklenmesine yönelik kararlılığın vurgulandığı toplantıda, Milli Savunma ve İçişleri Bakanlıklarının ihtiyaçlarına yönelik mevcut ve yürütülecek projelere ilişkin gündem görüşülerek karara bağlandı. Milletin ve devletin güçlü desteğiyle Türk savunma sanayisinde elde edilen başarılardan duyulan memnuniyetin ifade edildiği toplantıda, 2026 yılında çalışmaların daha yüksek bir gayretle sürdürülmesi gerektiği kaydedildi. Toplantıda, yerli ve milli teknolojiler kullanılarak savunma sanayisinde örnek teşkil eden gelişimin azim ve kararlılıkla sürdürüleceğinin altı çizildi. _AA_ SAVUNMA SANAYİ Savunma Sanayii İcra Komitesi toplantısı, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde gerçekleştirildi Çarşamba, Şubat 18, 2026 - 23:45 Main image: > <p>Fotoğraf: AA</p> Haber Type: news SEO Title: Savunma Sanayii İcra Komitesi toplantısı yapıldı copyright Independentturkish:
18.02.2026 20:45 👍 0 🔁 0 💬 0 📌 0
Preview
Meta CEO’su Zuckerberg Jüri karşısında; “çocukları bilinçli olarak bağımlı yapmakla” suçlanıyor Meta CEO’su Mark Zuckerberg, ABD’nin Los Angeles eyaletinde görülen ve sosyal medya platformlarının çocukları bilinçli biçimde bağımlı hale getirdiği iddiasını konu alan davada jüri karşısına çıktı. Dava, teknoloji şirketlerinin genç kullanıcılar üzerindeki etkisini kapsamlı şekilde yargıya taşıyan ilk örneklerden biri olarak değerlendiriliyor. Davanın merkezinde, kimliği baş harfleri K.G.M. olarak açıklanan 20 yaşındaki bir genç kadın yer alıyor. Davacı, çocuk yaşta YouTube ve Instagram kullanmaya başladığını, platformların öneri algoritmaları, otomatik oynatma ve “sonsuz kaydırma” gibi özelliklerle bağımlılık yaratacak şekilde tasarlandığını öne sürüyor. Yoğun kullanımın kendisinde kaygı, beden algısı bozukluğu ve intihar düşüncelerine yol açtığını iddia ediyor. **Şirketler suçlamaları reddediyor** Davacının avukatı Mark Lanier, sosyal medya platformlarını “dijital kumarhaneler” olarak nitelendirerek özellikle küçük yaştaki kullanıcıların hedef alındığını savundu. Mahkemeye sunulan bazı şirket içi yazışmalarda genç kullanıcılarla erken yaşta bağ kurmanın stratejik hedef olarak belirlendiği öne sürüldü. Öte yandan Meta ve Google iddiaları reddediyor. Meta, davacının sosyal medya kullanmadan önce de ruh sağlığı sorunları yaşadığını savunurken, Google ise suçlamaların gerçeği yansıtmadığını belirtti. Duruşmada, davacının bazı dönemlerde YouTube’u günde 6–7 saat kullandığı, 16 yaşındayken ise bir gün Instagram’da 16 saatten fazla zaman geçirdiği ifade edildi. Instagram CEO’su Adam Mosseri, bu sürenin “problemli” olabileceğini kabul ederken, bunun klinik bir bağımlılık anlamına gelmediğini söyledi. TikTok ve Snap ise dava başlamadan önce uzlaşmaya gitti. **Karar küresel düzenlemeleri etkileyebilir** Uzmanlara göre dava, yalnızca bireysel bir tazminat süreci değil; sosyal medya şirketlerine karşı açılmış binlerce benzer davayı etkileyebilecek bir emsal niteliği taşıyor. Olası bir davacı lehine kararın, platformlara hukuki koruma sağlayan mevcut düzenlemeleri yeniden tartışmaya açabileceği belirtiliyor. Dava süreci, dünya genelinde artan düzenleme baskısıyla da paralel ilerliyor. Avustralya ve İspanya 16 yaş altına sosyal medya yasağı planlarını duyururken; Fransa ve Türkiye’de de benzer yaş sınırlamaları tartışılıyor. _ANKA_ zuckerberg meta Mark Zuckerberg, çocukları bağımlı hale getirdiği iddia edilen sosyal medya tasarımları nedeniyle ABD’de jüri karşısına çıktı; dava, teknoloji devlerinin genç kullanıcılar üzerindeki etkisini hukuki zemine taşıyor Çarşamba, Şubat 18, 2026 - 23:30 Main image: > <p>Fotoğraf: AA</p> Haber Type: news SEO Title: Meta CEO’su Zuckerberg Jüri karşısında; “çocukları bilinçli olarak bağımlı yapmakla” suçlanıyor copyright Independentturkish:
18.02.2026 20:24 👍 0 🔁 0 💬 0 📌 0
İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan: Savaşmak istemiyoruz İran resmi haber ajansı IRNA'ya göre, Pezeşkiyan, çeşitli temaslarda bulunmak üzere gittiği Loristan eyaletinde sivil toplum temsilcileriyle bir araya geldi. Pezeşkiyan burada yaptığı açıklamada, ABD’nin İran'daki demokrasi konusunda duyduğu endişenin bir aldatmacadan ibaret olduğuna vurgu yaparak, "ABD, Venezuela petrolünü ele geçirmek istediğini açıkça söyledi. Aynı şekilde Kanada ve diğer ülkelere karşı da benzer bir tutum içerisinde. Biz savaşmak istemiyoruz. Savaşı kenara bırakmamız gerektiği inancını taşıyorum. Ancak zorla bir dayatma yapılırsa boyun eğmeyiz." İfadelerini kullandı. Ülkesi ile alakalı meseleler hakkında da değerlendirmelerde bulunan Pezeşkiyan, "Loristan, Doğu ve Batı Azerbaycan, Sistan-Beluçistan, Kuzey ve Güney Horasan, Huzistan ve hatta birçok bölgede adaletsiz bir durum olduğunun farkındayız. Ancak bu adaletsizliği ortadan kaldırmaya çalışıyoruz. Elbette bunlar bir anda çözülebilecek sorunlar değil." şeklinde konuştu. Pezeşkiyan ayrıca, İran toplumun büyük bir baskı altında olduğunu ve bu nedenle "yaralandığını" belirterek, aydınlar, sosyologlar, girişimciler, din adamları ve toplumun önde gelen kanaat liderleriyle birlikte bu baskıyı hafifletmeleri gerektiğini söyledi. _AA_ İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, ABD’nin çeşitli ülkelerin doğal kaynaklarını ele geçirmek istediğini belirterek, "Biz savaşmak istemiyoruz." dedi Çarşamba, Şubat 18, 2026 - 22:00 Main image: > <p>Fotoğraf: AA</p> Siyaset Type: news SEO Title: İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan: Savaşmak istemiyoruz copyright Independentturkish:
18.02.2026 18:59 👍 0 🔁 0 💬 0 📌 0
Preview
Özgür Özel: İBB davasında yargılama 9 Mart’ta başlamalı, erteleme kabul edilemez CHP Genel Başkanı Özgür Özel, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne (İBB) yönelik davada yargılamanın 9 Mart’ta başlaması gerektiğini belirterek, yeni inşa edilen mahkeme salonunun tamamlanmadığı gerekçesiyle duruşmanın haziran ayına ertelenmek istendiğini ileri sürdü. Özel, erteleme girişimine sert tepki gösterdi. Özel, partisinin tutuklu Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’na özgürlük ve erken seçim talebiyle başlattığı “Millet İradesine Sahip Çıkıyor” mitingleri kapsamında İstanbul’daki son ilçe mitingini Ataşehir’de düzenledi. Atatürk Mahallesi’nde gerçekleşen mitingde konuşan Özel, soğuk havaya rağmen alanı dolduran yurttaşlara teşekkür etti. Özel, şunları kaydetti: > _"Bundan 336 gün önceydi. Sizin iradenize el attılar. 'Sizin seçtiğiniz değil, bizim atadığımız yönetecek dediler, kenara çekilin, beni seçersen milli iradesin, beni seçmezsen ben bilirim' dediler. 336 gün önce o sabah, İstanbul'a girerken darbenin siyasi hedefinin bir sonraki iktidar, kişisel hedefinin bir sonraki cumhurbaşkanımız olduğunu, bugünün iktidarının geleceğimize darbe yaptığını biliyordum. Darbenin fiziksel hedefi Saraçhane'ydi, orayı ele geçirecekler, oradan millete had bildireceklerdi. Sizler bütün hesapları bozdunuz. Darbeyi püskürttünüz._ **"Bu inanmışlığa iyi bakın"** > _O günden bugüne tam 90'ıncı kez bir aradayız. Biz buraya haksızlığa itiraza, direnmeye, eyleme geldik. İstanbul'da 39'uncu ilçe mitingi. Gizli gizli bu meydanı izleyen biri var. Ben eğer bakıyorsa, canlı yayında sesleniyorum Erdoğan'a, bakmıyorsa İletişim Başkanı'na sesleniyorum. Bu görüntülere iyi bakın, bu kara, bu yağmura, bu meydana iyi bakın. Bu inanmışlığa iyi bakın, bu millete, bu milletin seçtiğine el uzatırken, dil uzatırken ayağınızı denk alın. Mücadele asla durmayacak. Bu gece 39'uncu miting ama bu hikaye burada bitmeyecek. Önce, İstanbul'da 3'üncü bölgede, sonra 2'nci bölgede, sonra 1'inci bölgede büyük bölge mitingleriyle, sonra 18 Mart'ı 19 Mart'a bağlayan gece, büyük zulmün yıl dönümünde hep birlikte meydandayız, eylemdeyiz._ > > _Elindeki bayrağıyla, yüreğiyle buraları dolduran bundan sonrası için dosta güven, olmayana kaygı verenlere, bundan sonrası için arkanda kim var diye sorana, 'Onun arkasında ben varım, millet var' diyenlere helal olsun. Bugün şüphesiz benim için çok anlamlı bir ilçedeyiz. Ataşehir, adeta bir kardeşime emanet ettiğim, sizlerin de takdiriyle rekor oyla buraya seçilen Onursal Adıgüzel'in belediye başkanlığı yaptığı ilçedir. Onursal, 22 aydır gece gündüz çalışıyor."_ Özel, Adıgüzel'in ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin Ataşehir ilçesine kazandırdığı hizmetleri saydıktan sonra, şunları kaydetti: **"Babasının malını vermeyen, milletin malını veremez"** > _"Dün İstanbul'da iki köprü arasında bir yürüyüş vardı. O yürüyüş aslında Filistin'e destek yürüyüşleri gibi, İstanbul İl Örgütümüzün ülkenin ve dünyanın gündemini yakalayan ve buna İstanbul'u ortak eden, heyecan katan önemli mücadelelerinden biriydi. İki köprüyü, yedi otoyolu satacaklar. Bunlar AK Parti'den önce rahmetli Demirel'in, Özal'ın, Ecevit'in emekleri olan yerler. Örneğin Özal'ın yaptığı İzmir-Çeşme Otoyolu 103 kilometre, 59 TL'ye gidiyorsun. İzmir'den Akhisar'a 100 kilometre gittiğinde ödediğin para 390 TL'ye çıkıyor. Şimdi 59 TL'lik İstanbul Köprüsü'nü satacak, köprü geçişi 350-400 TL olacak. Bu köprüleri bundan 10 yıl önce satmaya çalıştı, itirazlar oldu. Bu yağmurun, bu karın altında bütün Türkiye'ye sesleniyorum. Bu köprülerin yıllık getirisi 600 milyon dolar. Bu köprünün beş yıllık gelirini istiyor, o parayla kendince seçim ekonomisi yapacak. Aç bıraktığı emekliyi, süründürdüğü asgari ücretliyi, perişan ettiği köylüyü, çiftçiyi güya kandıracak, karşılığında 25 yıl o köprünün paralarını başkaları alacak. Beş yıllık kirasına 25 yıllığına verilecek bir yer olamaz. Sen 50 bin TL'ye kiraya verdiğin bir yere 250 bin TL verseler 25 ay kira almamayı kabul eder misin? Babasının malını vermeyen milletin malını veremez. Daha da kötüsü bugünkü fiyatlarla 600 milyon getiriyor, adamlar yedi katı fiyatla köprüden geçirecekler._ > > _Bir yılda kazanacakları parayı verecekler, 25 yıl bizim cebimizden onlar yiyecekler. Altın yumurtlayan tavuğu satıyorlar. Bugünkü fiyatla beş yumurta parasına, yarınki fiyatla bir yumurta fiyatla bir yumurta parasına satıyorlar. Buradan Erdoğan'a sesleniyorum. İstanbul örgütüm ayaktadır, İstanbul ayaktadır. Türkiye'yi ayağa kaldıracağım, o köprüleri sana sattırmayacağım. Köprülerin satılacağından toplumun yüzde 60'ının haberi yok ama haberdar olanların yüzde 90'ı satışa karşı. Bunu bilenler olarak bilmeyenlere anlatacağız. Herkese duyurun bunu._ **"Sekiz ay oldu, iddianame yazılmadı"** > _Bugün çiftçilerin aylık gelir ortalaması 19 bin 700 TL. Çiftçiye beş vereceksin diyor kanun, bunlar bir veriyor. Tayyip Bey geldiğinde sekiz çeyrek altın alan en düşük emekli maaşı bugün iki çeyrek bile alamıyor. Tayyip Bey geldiğinde yedi çeyrek alan asgari ücret, bugün iki buçuk çeyrek altın alabiliyor. O köprüyü satacak, o para emeklinin, asgari ücretlinin cebine girmeyecek. Buradan geleceğin iktidar partisinin genel başkanı olarak dünyaya sesleniyorum. Bu işe niyet edenlere sesleniyorum. Bu köprüyü alırsanız, bu imzayı atarsanız, iki sene sonra CHP geldiğinde sizi defedeceğiz._ > > _Hasan Akgün, Hakan Bahçetepe, Özgür Kabadayı, İnan Güney ve Hasan Mutlu, sekiz ay oldu içerideler, haklarında iddianame yazılmadı. Bu arkadaşların toplu iğne başı kadar bir kusurunu bulamadılar. Ama ne yapıyorlar? O belediyelerdeki hizmeti durdurmayı, insanları yıldırmayı, bazıları ailesiyle tehdit edip yalan yere iftira attırmayı ve bu belediyeleri ele geçirmeyi düşünüyorlar. Buradan bir kez daha iddianame bekleyen arkadaşlarımız için, derhal tutuksuz yargılamaya geçin, arkadaşlarımızı serbest bırakın, aksini kabul etmiyoruz._ **"Derhal yargılama istiyoruz"** > _Bugün burada tarihin en büyük hukuksuzluklarından birine isyan etmek için buradayız. Ekrem Başkan'ın tek kusuru, tek suçu, Tayyip Erdoğan'ı önce Beylikdüzü'nde yenip o ilçeyi CHP'ye kazandırmak. Devamında Tayyip Bey'in karşısına çıkardığı Başbakanı yenmek, çok güvendiği bakanını, milyonlarca oy farkla yenmektir. Bugün Ekrem imamoğlu ve bütün arkadaşlarımız Tayyip Erdoğan'ı yenme suçundan, onu defalarca yenme ve önümüzdeki seçimlerde iktidara gelme suçundan şu an içeride tutuluyorlar. Bunların tamamı kumpastır. Söyledikleri her şey yalan çıktı. İftirayla, hakaretle, zulümle, aileye tehditle zorla itirafçı yaptıkları bile, mahkeme karşısında onların dediklerini doğrulayamaz oldu. Biz hep beraber omuz omuza birbirimize inanıyoruz._ > > _Buradan yeni hazırlanan bir kötülüğe dikkat çekerek, bir uyarıda ve bir çağrıda bulunmak isteriz. Aylarca bekledik, iddianame çıktı. Boş çıktı, fos çıktı iddianame, bir anda perişan oldular. İddianameyi bekleyenler arkasından çekildiler, savunamadılar. Şimdi yargılama 9 Mart'ta başlayacak. Bugüne kadar büyük zulüm, büyük haksızlık gördük ama nihayet hakim karşısına çıkacağız. İftiralara yanıtı vereceğiz, kanıtları koyacağız. Milletimizin gönlünde ve gözünün önünde aklanacağız. Şimdi kumpasa bak, dünyanın en büyük mahkeme salonunu yapıyorlar. 'Yapamadım, yetişmedi, aç-kapa yapacağım, mahkemeyi hazirana atacağım'. Buna niyetlenene söylüyorum. 9 Mart günü hakimin karşısında o yargılama başlayacak. Yok üç ay ileri, herkesi bırakacaksın, en azından ev hapsi vereceksin, senin beceriksizliğin yüzünden kimse ilave üç ay hapiste yatmayacak. Bunu yapmayıp, yargılamayı başlatmayıp üç ay daha masum insanları adalet karşısından kaçırırsanız, o gök kubbeyi tepenize yıkacağız. Daha fazla beklemeye, daha fazla suçsuz yere içeride yatmaya, evlatları analarından, eşleri birbirinden ayırmanıza, anneleri gözü yaşlı bırakmanıza izin vermeyeceğiz. Derhal yargılama istiyoruz, tutuksuz yargılama istiyoruz, biz kendimize güveniyoruz, televizyondan canlı yayın istiyoruz."_ **"Dualarınıza mutlaka adalet talebini ekleyin"** Geçtiğimiz hafta Ataol Behramoğlu'nu ziyaret ettiğini, Behramoğlu'nun kendisine bir şiirini okuduğunu belirten Özel, Behramoğlu'nun Düello şiirini mitingde okudu. Özel, "Bugün bu meydanda iyi insanlar, cesur insanlar, direnen, adalet arayan insanlar var. Bugün mübarek ramazanın ilk gecesi, ilk sahuru, yarın ilk orucu. İnanan herkese, tüm Müslümanlara, İslam alemine Ramazan hayırlı olsun derken, inanan herkese sesleniyorum ki, tüm ibadetlerde dualarınızın sonuna mutlaka 'adalet' talebini ekleyin. Adalet ki devletin dinidir, adaleti hepimiz için isteyin. Biz iyi insanlarız, bu meydan iyi insanlarla dolu" diye konuştu. Özel, "Televizyonları başında iyi insanlar var. Bu gece sahura iyi insanlar kalkacak. Yarın orucu onlar tutacak, onlar açacak. Hepimizin ortak dileği kardeşliktir. Hepimizin ortak dileği, birlikte huzur içinde yaşamaktır. Hepimizin ortak dileği, kimsenin çocuğunun aç kalmaması, aç yatmaması, okulda gözünü yanındaki çocuğun beslenme çantasına bakmamasıdır. Herkese eşit sağlık, eşit eğitim, iyi bir yaşam, iyi bir barınma için bu ülkede AK Parti’nin kurduğu kara düzen bitmelidir. Artık bakan evlatlarının devri bitmeli, vatan evlatlarının iktidarı gelmelidir. Elde ay yıldızlı al bayrak taşıyanlara kurban olayım. Bu ülkeyi sevenlere, bu ülkenin inanmış güzel insanlarına kurban olayım. Biz adalet için ayaktayız, eşitlik için ayaktayız, hakça yaşamak, birlikte çalışmak, çokça kazanmak, eşit bölüşmek için ayaktayız. Bizim yolumuz Ekrem İmamoğlu’nu Cumhurbaşkanı, bir başkasının bakan yapma yolu değil; Ekrem İmamoğlu’nun Cumhurbaşkanlığında bu memleketi ayağa kaldırmanın yoludur" ifadesini kullandı. _ANKA_ Özgür Özel, İBB davasında yargılamanın 9 Mart’ta başlaması gerektiğini belirterek erteleme iddialarına tepki gösterdi; köprü ve otoyol satış planlarını eleştirdi, tutuksuz yargılama ve canlı yayın çağrısı yaptı Çarşamba, Şubat 18, 2026 - 21:30 Main image: > <p>Fotoğraf: CHP X</p> Siyaset Type: news SEO Title: Özgür Özel: İBB davasında yargılama 9 Mart’ta başlamalı, erteleme kabul edilemez copyright Independentturkish:
18.02.2026 18:27 👍 0 🔁 0 💬 0 📌 0